Corona Patalonya'da


 Patalonya

Bizim ülkemizi biliyor musunuz, bilmiyorum.
Patalonya hayali bir ülkedir.
Ben orada doğmuş, kırk beş yaşıma kadar yaşamışım. son beş yıl Başkent Harnovo Büyükşehir Belediye Başkanının Başdanışmanı yardımcısıydım. “Independente gazetesinde köşe yazıları yazıyorum. Bu öyküler bu hayali ülkede ayniyle vaki olduğu hayalindeyim. 
Patalonya hayali bir Güney Amerika ülkesidir. Yüz ölçümü sizin Konya'dan biraz büyük. Ana geçim faaliyetlerimiz, Tarım, Hayvancılık ve de Turizm,  Gelen giden var mı? Atalarımızdan kalan bazı eski yapılar var, ama pek tanınmaz. Haa bir de Bakır madenlerimiz ile milli korumaya alınmış uyuşturucu plantasyonları bulunuyor. Devlet asıl parayı buradan kazanır. Biz de doğrudan vergi yoktur. Aklınızda bulunsun diye söyledim. Toplam iki küsur milyon nüfusunun 1 milyonu Başkent Harnovo'da yaşarken, diğerleri beş yerleşime dağılmıştır. Ayrıca Amazon yerlilerinden yirmi beş bin kadarı da bizim sınırlarımızın içinde yaşarlar. Bir tarihte Bölge Valisi bunları saydırarak nüfusumuza ilave etmiş, ellerine birer kimlik vermişti.. Memurlar ikinci bir sefer uğradıklarında sayfalarını kıçlarını silmek için kullandıklarını görüp bu işten vazgeçmişlerdi. Bunlar medeniyeti bizden öğreneceklerse yazık bu insancıklara.
Şimdi Corona virüsü denen insandan bile eski ama bir işe yaramaz sandığımız ama dünya üzerinde hayatın başlangıcında rol almış bir mikronluk yaratığın  Patalonya’ya ziyaretine sra geldi...

CORONA PATALONYA’DA

Harnova Büyükşehir Belediye Başkanı öldürüldükten sonra yeni Belediye Başkanlğı seçimleri hızlıca yapılmış yeni başkan İspinoza on bir aydır işbaşındaydı. Eski BB Başkanının danışmanlarından biri olan  ben, kıl İspinoza’yla çalışmamın sevimsiz olacağını bildiğimden,  eski işim olan gazeteciliğe geri dönmüştüm.  İlk günümde eskiden yaptığım gibi  internet şebekesine girip “İndependente” Gazetesinin internetinden  benim emektar dizüstü bilgisayarıma  dünya haber ajanslarının aktuel  haberleri akmaya başlayınca kendi kendimi takdir ettim.
“Bravo amigo, heykeli dikilecek adamsın.”
Bizim Patalonya bu gezegende olmasına rağmen,  gözlerden kayıp olduğundan, modern dünyada yazılı basın değerini bir miktar yitirmişken, ülkemizde gazetelerin hâlâ kıymetiharbiyesi vardır. Ucuz ama aklı başında haber alma kaynağı olarak kabul edilir. Halkın yüzde altmışı fakir olup sadece asgari ücretle geçinir durumunda olduklarından, midelerinde yufka ekmeği, muz lapası dışında bir şey bulunmadığından  lama fışkısı gibi dışkılarlar ve gazete kağıtlarını kullanırlar. Yine de biz gazete basar gazete satarız, halkımız habersiz ve tuvaletsiz kalmasın diye.
Yeni gelen haberlerden anladığım, uzak uzak diyarın birinde bir garip virüs peydahlanmış, Çin Halk Cumhuriyeti bize göre gerçekten de dünyanın öbür ucu, orada halkı hizaya getirmeye başlamış bu virüs belası, bu zamana kadar anlaşıldığı kadar tespit edilen şey, diğer virüslere benzemiyormuş, on beş, yirmi gün içinde  sonu ölümle bitiyormuş bilhassa yaşlı ve hastaları ortadan kaldırıyormuş vs. deniyordu.
“Ulan bu şimdilerde oradan kalkar da buraya gelir mi?” diye içime kurt düştü.
Sonra WHO[1] bildirilerine baktım. Brezilya’ya da gelmişmiş bu illet virüs. Yani bizim kıtaya atlamış, denizi, okyanusu dinlememiş, basmış gelmiş. Biraz sonra danışmak için gazetenin doktorunun karşısındaydım.
“Bu beladan haberin var mıydı?” Başını salladı.
“Gastelerden. Ben doktorum adamım, idareci değil. Bizim buralara gelecek ya da bulaşacak mı? Belki, ama yüzüme ortalığı ben bok etmişim gibi bakma!” dedi gamsız herif. “Hükûmet de gerekli önlemi alır... Neden telaş ediyorsun amigo?”
            Pazartesi akşamüstü Harnova valisi saygı değer Mösyö Salvatore’nin yanındaydık. Bize mesaisinin son yarım saatini lütfetmişlerdi. Ben ve bizim doktor bulaşıcı bir virüsün bize doğru gelmekte olduğunu dünyada bir telaş ve korku dalgasının yayıldığını ve henüz bunun aşısının ve tedavisinin bulunamadığını anlattım, bizim doktor da başını sallayarak, zaman zaman da homurdanarak anlattıklarımı tasdikliyordu. Vali dinledi, dinledi, rahatlık içinde umursamadan ne yapalım der gibi bir şeyler geveledi.
            “Bu haftaki güvenlik koordinasyon toplantısında saygıdeğer Başkanla konuşurum.”
            Böylece benim konuşmamdan sonraki bir buçuk haftada bir bok olamadı. Bu arada komşumuz Brezilya da vakalar çoğalmış iki bini geçmişti. Üçüncü hafta başında Güvenlik koordinasyon Kurulu toplantısına  beni  de çağırdılar. Kurul benden de özellikle bu sağlık konusunda görüş alacakmış, ne anlarım ben? Saraya gittim. Mabeyindeyim. Karşımdaki duvardaki Grand Presidentin duvardan dışarı taşan altın varaklı maskına  bakmayı tamamlamıştım ki sekreter geldi. Yaninda da bir orta yaşlı, ağır başlı bir adam, ekselanslarının doktoruymuş, tanıştık.  İçeri alındık. İçerisi sigar ve puro dumanlarından görülmez haldeydi.
“Gel bakalım amigo!” dedi President bana. “Şu dünyayı sarsmakta olan ama biz bu dünyadan olmadığımız için bizim haberimizin bile olmadığı virüs belasını anlat bakalım bay gasteci!” diye bana sertçe baktı. Biri bunu doldurmuş olmalı diye düşündüm bir an.
            “Çok özür dilerim ekselansları, yanlış anlaşılmış olmalııyım, bizim bu dünyanın dışında olmamız mümkün mü? Aksine dünya Bakırının %30 unu üreten ve satan -Orta ve Güney Amerika  uyuşturucusunun yarısını üreten demek geldi aklıma ama yutkundum-  böyle bir ülkeye küçümseyici bir ifade kullanmaktan hicap duyarım, efendim,” diyerek söze girdim. Baktım Başkanın yüzündeki alaycı ifade donmuş durumda bana bakıyordu.
Basit ve kolay anlaşılır bir şekilde, dünyanın öbür ucundaki bir ülkede bir kaç ay önce bu virüs belasının doğduğunu ve dünyanın neredeyse yarısından fazlasını perişan ederek yayılmakta olduğunu, bu illetin hiç tahmin etmediğimiz bir anda karşımıza çıkacağını,  bunun kaçınılmaz olduğunu, dilimin döndüğünce  anlattım. Bu virüsün diğer nezle grip yapan virüsler ve bakterilerden daha zekice davranmakta olduğunu söylediğim de Başkan ve Bakanlar gülüştüler.
“Bu kadar kısa zaman içinde çok çabuk mutasyona geçmekte olması ve davranışlarını değiştirmesi onun bir nevi zekasının varlığını gösterir,” dedim.
“Bazı bilim insanları onun canlı olmadığını söylerken, nasıl olup da bünyesini ve davranışlarını değiştirmeyi düşündüğünü ve gerçekleştirdiğini açıklayamıyorlar. Bana kalırsa zekiler, hatta bizden bile. Henüz aşısı ve kabul edilmiş bir tedavisinin olmaması, bu virüsün göstermiş olduğu esnek ve akıllı davranışlarındandır diyorum. Şu anda bile A,B,C diye üç çeşidini bulmuşlar, ”
“Sadede gel. Sen onun avukatı mı oldun bay gasteci?” Purosunu ağzında gezdiriken sinirli sinirli konuştu. Şaşırmış bir haldeydim, nasıl virüsü savunur pozisyonuna gelmiştim, kekeledim.
“Saygıdeğer Başkanım, böyle bir intiba bıraktıysam sahsınızdan ve burada bulunan saygıdeğer büyüklerimden özür dilerim.” Homurdananlar oldu. Onlara gerilla dilinde hitap etmemin daha samimi olacağı aklıma geldi. Ağzımı yaya yaya:
 “Juro na minha cabeça[2], “ dedim, herkes durup bana baktı.” Harnova 1. Alay 1. Takımından Ductilo Mendoza” deyip selamı yetiştirdim. Grand Prezident eski iktidarla kapıştığında ben de 25 yaşımda idealleri olan,  gönüllü alayında bir gençtim. Bunu hatırlattım onlara.  Sağlık Bakanı, içini çekerek:
“Os bons velhos tempos[3]Bazılarrı da tekrarladılar.
“Bu virüs o kadar iyi kıvırtıyor ki buna dansöz diyebiliriz, yapı değişikliğini insandan insana bile yapabiliyormuş.  Ama insanlardaki  bir ortak noktaları otuz yedi, otuz yedi buçuk derece ateşmiş. Kimini kuru kuru öksürtürken, kimini hiç öksürtmemiş. Şimdi bu COVID-19 adı verilen virüs yerleştiği yaşlı erkeklerin akciğerini tıkıyor, öldürüyormuş. Önce Çin’i merkez tuttuktan sonra Avrupa’da İtalya’yı, İspanya’yı ve İngiltere’ye yerleşmiş, daha sonra da merkezi  Amerika’ya taşımış, Reuters’a göre.
“ABD de var olması bize bulaşacağını mı gösterir?”
“Komşumuz Brezilya’da da ilk olaylar görülmeye başlanmış. Bu demektir ki virüs bizim insancıklara bugün bulaşmadıysa eğer yarın veya öteki sabah hastalıkla tanışacağız,” dedim.
“ Kuzey doğudaki “Camo Amazon[4] ” bölgesinde motorlu kayıklar her sabah  pazara giden ya da çalışmak isteyen yerlilerle Brezilya sınırının kırk, elli kilometre içine kadar gidip geliyorlar. İşte bu temastan korkmamız lazım. Geçici bir süre yasaklanmalı Ekselansları. Tabii Sağlık Bakanımız da bu konuyu takip ediyordur,” diyerek Bakanın keyfini kaçırdım. Adam homurdandı.
“Merak etme biz takipteyiz, gasteci. İşine bak sen. Tedbirleri bize bırak.” Başkan araya girdi:
“Ben seni niye çağırdım, biliyor musun?  Bilineni değil, bana bilmediğimizi anlat..” dedi durdu. Gözleriyle masadakileri taradı.
“Salva, Pablo, Migel, hariç diğerleri dışarı!” Bir süre çekilen sandalyelerin ağırbaşlı sesleri duyuldu salonda. Hiçbir şey söylemeden on iki baba adam toparlanıp çıktılar. Saygıdeğer Başkan başıyla bana işaret etti.
“Ekselansları dışarıdaki gelişmelere bakarsak bizim bu dünya çapındaki bu salgından sıyırmamızı beklemek hayal olacak!”
“Sen anlat, kararı bana bırak gasteci.. Kafan çalışıyor ama ukalasın .Kimleri öldürüyor dedin?”
“Yaşlı, emekli olmuş daha ziyade erkekleri. İstatikler böyle diyor,”
“Yarın sabah  Camo Amazon yerlileri, nehir yoluyla komşuya gidecekler, oradan virüs kapıp gelecekler. Bir kişi beş kişiye onlarda beşer kişiye, üçüncü gün yüz yirmi beş kişiye bulaştıracaklar, beşinci günde ise kurban sayısı üç bini geçecek.”dedim. Yüzüne baktım, saygıdeğer adamın yüzünde düşünceli bir ifade.
“On gün sonunda yetmiş, seksen bin olacak Ekselansları. Bildiğim kadarıyla ülkemiz de onun onda biri kadar bile hasta yatağımız ve oksijen cihazımız yok. Bulaşması halinde yaşlılarda yüzde on, orta yaşlılarda yüzde beş civarında ölüm olacak,” dedim. Bekliyorum ama adamdan hiç ses çıkmıyor,
“Ekselansları sekiz, on ay sonunda...”  abartarak salladım. “Nüfusumuzun yüzde beşini, altısını kaybederiz.”
“Ortalık biraz ferahlar.”
“Ekselansları, şu kadar söyliyeyim ki şu anda bütün dünyadaki vak’a sayısı, bir milyon beş yüz binin üzerinde. Zengin, fakir ayırt etmiyor. İngiltere Başbakanı Boris şu anda yoğun bakımda gitti gidecek. Suudi kral ailesinde de yüz civarında kişi hastalanmış,  Kanada Başbakanının eşi de bu hastalıktan yeni kurtulmuş durumda.” Başkan yüzünü astı.
“Sen bu işe karışma gasteci. Hastalıkla anlaşırım ben”
Meu comandante [5], Affedersiniz.. Ama en kısa zamanda ağızlara maske, ele eldiven, ve tek defalık kullanılacak plastik tulumlara ihtiyaç olacaktır Başkanım.” Bunu bir  çırpıda söyledim ki sözümü kesmesin. Bana bakmadan:
“Salvatore, temin edin! Neyse bunlar.” dedi ve bana döndü, “Güle güle gasteci.”
***
Bir hafta sonra ülkenin kuzeyindeki Camo Amazon bölgesinde Brezilya’ya çalışmaya gidip gelen yerliler arasında, bir bulaşıcı gribal  enfeksiyonu yayılmaya başladı. Yerliler sayıları yeterli olmayan sağlık ocaklarına akın ettiler. İkinci hafta sonunda ölümler görüldü. Virüsü daha önce almışlar. Harnova’dan giden sağlıkçılar virüsün  Covid-19 olduğuna tespit ettiler.
Alınacak önlemler için, o hafta içinde birkaç köşe yazımda, bu salgın karşısında dünyada yapılan “Karantina” uygulamalarını anlattım. Bu anlattıklarımın etkilemesiyle mi yoksa Sağlık Kurulunun aklına gelmesinden mi uygulamalar ertesi gün yürürlüğe giriyorlardı. Çok bulaşıcı olan bu virüs için insanların bir araya gelmemeleri gerekiyor deniyordu bütün dünyada. Bunu Independente’de yazmam ile toplantı ve gösteri kanunu askıya alındı, üç kişiden fazla bir araya gelmek, otobüslere balık istifi doluşmak veya  taksiye şoför yanına binmek ve üç kişi binmek yasaklandı. Tabii en büyük kalabalığı okullar ve Üniversiteler yapıyordu. Onlardan başka bu virüsün hedefinde kilise avlularında ve parklarda otıran müzmin hastalıkları da var olan emekliler vardı. Bizim Grand President düşündü, taşındı, kararını verdi.
“Eve kapatın bunları dışarıda olup birbirlerine virüs bulaştırmasınlar ama genç nesil için eğitim de devam etsin, evlerinde eğitim alsınlar, işi bitmişlere masraf etmeyin” dendi.
Çocuklar sokaklardan kayboldular. Onları taşıyan servislere de gerek kalmadı. Trafik rahatladı. Emekli ihtiyarların evden çıkmaları yasaklanınca bir süre anormalleştiler, polislerle kavga ettiler vs. Emeklilerin kullandıği Belediye otobüsleri ortalık tenhalaşınca azaltıldı.
“Tabii evlerindeki bu küçüklere de ebeveyinleri baksın, onlara da geçici bir süre izin verin,” dendi.  “Temizlik ve çay, kahve servisinin olmadığı devlet daireleri zaten çalışmaz, bunu da herkes bilir. “
“Erkekler de evden çalışamazlar mı? Devlet dairelerini de toptan kapatalım” dedim köşemde. O da oldu. Bakıyorum dışarıdaki nüfus azalmış ama daha iyi olabilirdi. Sağlık Bakanlığı istatiklerine göre bulaşmadaki artış devam ediyor. Erkekleri evde oturtmak mümkün değil, içlerine cin kaçmış, yeller esiyor. Bizde bir deyiş vardır: “Barda yellenmek erkekliğin şanındandır,” diye yazdım. Ertesi gün yeni bir emre kadar, Konser, tiyatro, spor karşılaşmaları, devamında kahvelerin ve Corona Barların kapatılması Başkanlık tarafından emredildi. Bu küçük esnaf ve sanatkârlar için bir ölüm kararı idi. Onlara göre kendilerine “Corona” çarpmıştı. Corona Barların iyi iş yapacakları zamandı ama açıkta “Corona Bar” kalmamıştı. Birkaç büyük market dışında bütün diğerleri kapanmışlar ve insanları ortadan çekilmiş görünüyorlardı.
Yirmi günde Camo Amazon’daki yerli halk yüze yakın ölü vermişti, ufaktan ufağa bir panik havası hissedilmeye başlamıştı. Ama gariplerin farklı düşünce yapıları vardı, öncelikle kadere yürekten inanırlar, hayrın[6] ve şerrin[7] de kader olduğunu kabullenirlerdi. Ortalıkta bir salgın varsa bu da işledikleri bir büyük günahın cezası olmalıydı. Virüsten hastalanan bu insanlar, hastanelerde  gördükleri ihtimam ve bakımı Kutsal Ulu Ruhun onlara bahşettiği bir lütuf olarak kabulleniyorlar ve sonuçta yaşarlarsa o hastane günlerini yoksul çevrelerine ballandırarak anlatıyorlarmış. Özel kıyafetleri içindeki sağlıkçıları kastederek,
“Öbür dünyanın kutsal varlıkları etrafımızda bizlere şifa sunuyorlardı” diye övünüyorlarmış.
Foto muhabirimiz Romaro’nun dediğine göre: Eğer hastanede ölürlerse, bu dünyada itibarın zirvesindeyken ölümle taçlandırıldıklarını ve Kutsal Ulu Ruhun makbul kullarından olacaklarını sanıyorlarmış.  yani bir anlamda virüsle mücadeleyi bırakıp teslim oluyorlarmış. Bir süre sonra hükûmet bu bölgede salgın  mücadelesini kaybetmekte olduğunu fark etti. Harnova havalanını ve sınır kapılarını kapatmışlardı, şimdi de şehirlerarası ulaşımı bir kaç aylığına yasakladılar. Özel arabayla şehirler arası seyahat için Özel Haller Başkanlığına gidip izin almanız gerekiyordu. Bütün bunlara rağmen bu memleket insanımızın karakterine uygun her tedbir ve önlem ertesi gün laçkalaşırdı. Fakirdiler, kaybedecek canları dışında bir şeyleri yoktu. Nüfusun büyük çoğunluğu tek tanrılı bir dinin mensuplarıydılar, şimdilerde Tanrının Oğlunun yeniden dirildiği Paskalya zamanı. İlk zamanlarda yasaklara gönülden katılırlarken uzayan ev hapislerinin, atölye ve iş yerlerinin daha da açılmayacak olması diş bilemeye ve homurdanmalara sebep oluyordu. Ne zaman bitecekti bu çile?
Baktım hal ve gidiş sınıfta kalacak “Her bölgeyi özelliklerine örf ve adetlerine göre değerrlendirerek alınacak önlemleri buna göre şekillendiremez miyiz?” diye yazmıştım, sonrasında hükûmet kuzeyde yani Camo Amazon bölgesinde sokağa çıkma yasağı getirdiler.
“Gerçi yaşamları tek gözlü ottan kulubelerin içinde ve dışında geçermiş ve sokak kavramı yokmuş. Sokağa çıkma yasağına kabile reisleri çok sevinmişler, artık bizim de sokağımız var” diye anlatıyordu kuzeye yaptığı seyahatten dönen foto muhabiri Romaro.
“O gün gece yarısında evlere kapanmadan önce Amazon yerlileri kutlama yapmışlar. Birbirlerine yaklaşmış hatta birbirlerine sarılmışlar, Hoşgeldin  danslarını yapmışlar. Bu o güne kadar alınmış önlemlerin olumlu sonuçlarını yerle bir etmişmiş. Sağlık Bakanı bunu söyledi ve hırsından ağladı., Ekselansları Tv den yaptığı halka fırça konuşmasında bu tür davranışların toplu isyan demek olacağını anlattı.
Ertesi gün gazetede basılmış resimleri seyrederken bizim fotoğrafcı Romaro içeri daldı.
“Rio karnavalını aratmadı patron”dedi.  Gülerek, anlatıyordu
Bir resimde anadan doğma, çoluk çocuk kıçlarını dönüp evlerine giderlerken  polisler yorgunluktan yerlere serilmişler, dinleniyorlardı.
“Resimler müthiş, “ dedim.  
Güzel enstanteneler yakalamıştı genç adam gerçekten. Kalabalıklar ormanın içinde  dağılıp, kaybolurlarken polisler ellerinde coplarla peşlerinde koştururken yakalamıştı bir kareyi de.
“Ormanın kutsal ruhu bizi koru, diye bağırarak ağaçların aralarına dalıyorlar ve, yeşillikler içinde kayboluyorlardı.”
“Konu ormanın rengini korumak olunca Amazon yerlileri kendilerini parçalıyorlar ama tröstlere bir şey yapamıyor zavallılar, çünkü bu şirketlerin  köpekleri cop yerine tüfek taşıyorlardı. İnsanları öldürüyor ya da kaçırıyorlar, onlara her türlü eziyeti ediyorlar ama adaletin elinden kurtuluyorlar,” diye anlatıyordu Romaro’nun dönüşünün haftasına ateşi yükselince O ve karısı karantinaya alındı. Harnovo Hastanesinin – ki Güney Amerika’nın en büyüğü idi - ilk bulaşıcı  hastalarından ikisi oldular. Romaro onbeş gün tedavi edildikten sonra taburcu  edildi. Ama  yoğun bakımdaki karısı bir hafta daha kaldı..
İki, üç hafta sonra ülkede görülen tablo ağır ağır bir felaket resmine döndü. Bir kabus örtüsü Harnova’nın ve Patolonya’nın üzerine sis gibi çöktü. İnsanlar kendilerini evlerine kilitleyip hangi köşeden çıkacağı belirsiz  virüsü ürküntüyle bekliyorlardı. Bulaşma demek ölüm demekti herkes için. Bu beklenti akıllarını başlarından alıyordu. Hastanelerde bakım ve tedavi çok zayıftı. Yoğun bakım için yatak sayısı yetmiyordu. Salgının ilk aylarında kullandıkları ilaçları kısa sürede tüketmişlerdi. Böylece Hastaneler tedavi yeri değil ölümü bekleme istasyonu haline geldi. Ülkenin başkenti terk edilmiş ölü bir madenci kasabasına benzedi. Önce o şen, şakrak insancıkları sokaklardan çekildi. Her gün onlarca ceset torbası içinde evlerinde yanlız başına ölenler toplanıyordu. Korkuyla seyreder oldum, olayları..
Nasıl bu hale geldiğimizi anlamaya çalışıyor, gazeteci arkadaşlarla tartışıyordum.
Her şey Virüs belasından korkmayla başladı, önce Grand President olayın aciliyetine ve hayatiyetine dayanarak konuyla ilgili Meclisten Kanuni Kararname yapma ve uygulama yetkisi aldı.   Anayasal hak olan toplantı ve gösteri yapma yurt içinde ve dışında özgür seyehat haklarını askıya aldı, sonra okullarda parasız eğitim hakkını kaşla göz arasında geçici diye değiştirdi,   Bütün idari düzenleme bu kadardı. Gerisi stoklarda olmayan etkili ilaçları bekliyorlardı.
Kepenkler zaten kapalıydı, motorlu araçlar yollardan nerdeyse tamamen kayboldu, atölye ve fabrikalarda çalışmalar durduruldu. Belediye otobüsleri dışında, Polis araçları ve seyrek de olsa siren sesleri içinde oradan oraya koşturan cankurtaran araçlarına rastlıyordunuz. Parklar ve bahçeler bakımsızlıktan ölmüşlerdi. Koca şehir kendini kaderine bırakmış gibi can çekişiyordu.  Çocukları, gençleri, yaşlıları evde müebbete mahkum ederken, zaman zaman ilan edilen sokağa çıkma yasağı ile tüm ülke tamamen canlılığını yitiriyordu. . Eczaneler de diğer  ticaretaneler gibi malları bittikçe birer, birer kapanmaya başladı. Yeterli miktarda ilaç ve malzemenin raflardan kaybolduğu görüldü. Başkentte bizim mahallede yakın bir eczanenin yağmalandığını duyduk, bu hayatımda duyduğum en absürd şey diye karıma anlattım.
“İlaç olsun da hangisi olursa olsun, ne demek?”
Bu aslında toplumdaki psikoloji pusulasının şaşmasını gösteriyordu.
Piyasada her türlü vitamin, el dezenfektanı özellikle her türlü sabun buharlaşmıştı. Bu arada ilaç ve dezenfektan karaborsacılığı yapan bir eczacı ve kalfasını Başkanın emriyle idama mahkum ettiler.  Bunları duydukça demokrasi ve Cunhuriyet uğruna verdiğimiz mücadeleden sonra geldiğimiz noktada, memleketimin ne hale geldiğini görmek beni kahrediyordu.
Maske ve eldiven vs başından beri yoktu, hastaneler dışında bulunmuyordu. Bakanlıkça sağlık çalışanlarının kullandıkları maske, eldiven, üstlerine giydikleri tulum vs leri dezenfekte edip, yani deterjanla yıkayıp  kurutup giymeye müsaade edildi. Öte yandan bütün dikkat ve özene rağmen hastane koridorlarında ölüm kol geziyordu.. Hasta yatakları ve oksijen cihazları yetersiz sayıda olmaları yetmezmiş gibi, sayılı sağlık personelinden virüs bulaşmasından kayıplarımız oluyordu. Eksiliyorduk.
Başkan uluslararası pazardan eksiklerimizi fahiş fiyattan da olsa, tamamlamak istemiş, hem de özel bütçeden ama yeterli sayıda bulunamadığını açıkladı.  Başkanda buluş çok. Bir gün Saraydan Harnovo’nun boş caddelerini seyrederken başından beri aklında olan hastalık bulaşmış yaşlı ve hastalıklı olanları ayırarak, onları tedavi etmeyerek paradan tasarruf ederek, sağlam hastaları kurtarırız, fikri Başkanın aklına yattı..
“Maksat Hazinenin yükünü hafifletmek,” diyordu.
Gizli bir oturumda bunu kabinedeki bakanlarıyla paylaştı. Veteriner olan Sağlık Bakanı hemen onayladı.
“Atcılıkta da böyle yapılır. Sakatlanan veya yaşlanan hayvanlar hemen elden çıkarılır. Ya sütçü beygiri olur ya da kasaplık. Bence iyi düşünmüşsünüz efendim.” Başkan diğerlerine baktı ve onaylarını aldı.                                                                                                                                             
Ertsi gün muhalefet partisinin başı Santore ile eşi yüksek ateşten acele ile hastaneye taşındı. Aynı gün iki parti başkan  yardımcısıyla eşleri de karantinaya alındılar. İki yardımcı bir hafta içinde taburcu olurken Parti Başkanı eşiyle yoğun bakımda kaldı ve haftasına kalmadan yitirdiğimizi gazetede başlık olarak paylaştık. Bu olay zayıf muhalefetin sonu olacak diye tahminde bulundum. Parti içinde nifak bir daha sona ermedi.
Artık sonbaharı bitirip kışa giriyorduk, karın ve soğuğun bu salgını durdurmasını bekler olmuştuk. Ama virüs akıllı bir yaratık, eminim soğuğa da sıcağa da çare bulurdu. Olayların başlamasından altıncı ayını girdik, olaylar eksilmemişti.
Tam gün sokağa çıkma yasağı parça parça uygulanmaya başlanınca gazete çalışmalarımızı evden yapmaya karar vermiştik sonunda eldeki kağıt bobinleri bittiğinde basım işini bıraktık. Independente İnternet gazete sitesi tasarlanıp uygulamaya başladık. Buradaki bürolar boşaltıldı. Artık gazete binasının içinde hayaletler dolaşıyordu, birkaç bekci hariç çalışan herkesi evlerine göndermiştik.. Yeni moda olarak internet gazeteciliğine başladık. Evden yazılarımızı hazırlayıp, Yazı sorumlusuna e mail ile gönderir olduk. Gazeteleri kim mi okuyor? Galiba gazeteyi internetten okuyan sadece bizler varız o kadar. Bilgisayar sahipliliği o kadar az ki... Bilgisayarı olanın evinde modemi, modemi olan evde internet aboneliği yoktu,. internet ağı ise sadece Başkentte vardı, bilgi transfer hızı da çok parlak değildi ama bizim işimizi görüyordu.
Gazeteciyim yasaklara uyarak dışarı çıkmıyorum, daha doğrusu virüsle karşılaşmaktan korkuyorum. Yani saklanarak virüsle karşılaşmadan bu sıkıntıyı kazasız atlatmak istiyorum.  Bir oğlum ve karımla küçük bir dairem var. Harnova’nın merkezinde ana cadde üzerinde oturuyoruz. Evet, evden çalışıyoruz. Bir köşem var gazetede, gün aşırı ön sayfadaki köşemden sesleniyorum, takip eden seçkin okuyucularım var.
Ne zamandı tam olarak hatırlamıyorum, ev hapsindeyken bir haber duydum. milli plantasyon içerisinde iki erkek cesedi bulunmuş. Olabilirdi, köylüler arasında sık sık kavgalar olur bazen sonu ölümle biterdi. Bu köylü işi değildi, çünkü ikisini de iki farklı ağaca asmışlar, göğüslerindeki yaftada virüsten hastalanan bu kişilerin özel plantasyon alanlarına gizlice girdiklerinden Grand Presiden’lerinin uygun görüşleriyle Baron bilmem kim tarafından cezalandırıldıkları vs.  yazılıymış. Tüylerim diken diken oldu, dehşete kapıldım. İnanmak istememiştim, tevatür de olabilirdi. Ama ya doğruysa?
Bu haber üzerine köylüler arasında bir kargaşa başlamış, dışarıdan tahrikler de eklenince kimse yasaklara aldırmadan kamyon kamyonet ne buldularsa onlara doluşup Uyuşturucu baronlarına ait plantasyonlarına ulaşmışlar deniyordu. Bizim Romaro’ya göre polisler bu bölgenin etrafında tertibat almışlarmış. Açıktan resim çekmesine müsaade etmemişler ama kaçak bir iki kare alabilmiş. Hemen bana aktarmış sonra da kamerasından silmiş. O ve muhabir Alfonso oradan ayrılacakları sırada köylüler plantasyona varmışlar ve orada az sayıda bulunan polise  zorla, kafa göz girişmişler, onları hareketsiz hale  getirdikten sonra tel örgüleri yıkarak tarlayı baştan ayağa tahrip etmişler. Ertesi gün Başkanın da onayı ile Baronların adamları köyü basarak köylüleri direklere asmış olduklarını Alfonso haber haline getirdi, ama Saray mabeyncisinden gelen bir ihtarla haberi kaldırdık. Başkanı kızdırmıştık.
Patalonya’da işlerin cılkı çıkmaktaydı. Ülkemizin havayoluyla bütün dünya ile olan bağlantısı sıfırlanmış, Gümrük kapılarndan giriş ve çıkışlar Patolonya vatandaşlarına yasaklanmış vaziyetteydi. Patolanya tarihinde ilk defa bir salgın hastalığa  karşı savunma yaparken koca bir açık hapishaneye dönmüştü ülke. Herşey adım adım, sakin sakin ama kurallara göre işlemişti. Duran tezgah, kapanan dükkân ve atölyelerin sonucu olarak artan işsizlik, piyasada sıcak para yokluğuyla düşen talep malları satanları da alanları da hayatlarından bezdirdi. Tarım ürünlerini üreten köylüler ve çiftçiler yüksek fiyatlı girdilerden şikayet ederek ürettiklerini pahalıya satmaya teşebbüs edenlerin mallarını Hükûmet müsadere etmeye başladı. Hükûmet var olan istihdamı korumak isterken virüse karşı aldığı tedbirlerle yeni işsizleri yaratmış olduğunu gördükçe ne yapcağını şaşırıyordu. İşsizlik, parasızlık, aşağılanma ve açlık demekti herkes için.  
İnternet gazeteciliğinde ikinci ay olmuştu, Maalesef reklam ve ilanlar yok denecek kadar azdı. İlk ay maaşlarımızı almıştık ama ya bu ay ne olacaktı? Gazetenin sahibiyle ahbaplığımız vardı. İnternet gazeteciliğinin yayınının birinci ayını bitirmiştik., Patronla odasında laflarken:
“Açıkça söylemek gerekirse ne kadar dayanabileceğimi bilmiyorum, Mendi...” dedi. Adam haklı.
Ben de evde internet gazeteciliği için kendime yer  hazırladım, nerede yazacağıma karar verdim. Pencerenin yanına bir portatif masa çektim, sokağı, caddeyi de gören bir yere, benim asker çantasını üstüne kurdum, eski bir laptop, işlemcisi biraz yavaştı. Ama yerimi çok beğendim artık yazılarımı dış dünya ile temasımı kesmeden sokağa bakarak yazabiliyordum. Gündüzleri kendimi yorgun ve uykusuz hissederken yazılarımı düzgün bir mantık içinde toparlayamıyordum.. Geceleri de uyku kaybolduğundan gündüz başladığım yazıları toparlamaya çalışıyorum. Arada kapanan göz kapaklarım yüzünden yazılarımı bir kaç defa yazmak zorunda kaldığım oluyor. Son zamanlarda rüyalarım neredeyse her seferinde rüya gibi başlayıp karabasana dönüşüyordu. Kovalayanların elinden telaş ve korkuyla sıçrayarak uyanıyor, bir daha da uyuyamıyorum..
Amerika’da borsacı bir arkadaşım var, NY da oturuyor. O aradı. NY eyaletinin şu andaki sağlık durumunun Amerika’daki en zavallı durumda olduğunu söyledi, sorun sistemden kaynaklanıyormuş. Ben burada olmakla gururlandım. Bizde hiç olmazsa ölenlerin sayısını ve hastalananların miktarını kesin bilmiyoruz, gönlümüz ferah. Tabii bunu ona söylemedim. Borsada dünya ticareti durma noktasındaymış. Bizim öyle bir derdimiz yoktu hiç olmazsa. O da ne yapacağını bilmez halde bizim Patalonya’yı soruyordu hal ve gidiş nasıl diye. Koltuklarım kabardı.
Yarın ki makalemin konusu, Virüs salgınından sonra  Patalonya’nın genel görünümü, ekonomi nasıl kurtulur, olacaktı. İlk cümleleri diziyordum ki dışarıdan gelen bağrışları duydum. Heyecanla dışarı uzandım, caddenin öbür başında kalabalık bir gurup ellerinde bir takım pankart ve sopalarla, sözleri anlaşılmaz sesler çıkararak geliyorlardı. Telefonumdan Romaro’ya ulaşmak istedim. Telefon çaldı, çaldı, artık kapatmak üzereydim ki açıldı sesini duyar gibi oldum.
“Romaro, şehir de yürüyüş yapıyorlar, sen nerdesin? Bizim caddeye gel, Çabuk ol!”
Geri planda karışık gürültüler duyuyordum. Ona bir de mesaj yazdım, belki anlaşılmamıştır diye. Masamda yazmakta olduğum yazıyı bıraktım, evdeki eski dürbünü aldım, fırlayıp balkondan seyre çıktım. Kalabalığın dışında iki muhabir olayı resimlemeye çalışıyorlardı. Birini çıkardım, bizim Romaro. Topluluğun bağrışları arasında söylediklerini seçmeye çalıştım:
 “Aş, Ekmek, Su ve Adalet isteriz,” gibi sözcükleri anladım.
Sosyal patlama bu muydu? İki yüz, üç yüz kadar köylü kılıklı insancıklar. Belki de ölenlerin yakınları, Yazı işleri müdürünü arayıp buraya muhabir göndermesini söyledim. O sırada caddeye açılan sokaklardan bir başka kadınlı erkekli öğrenciler bağıra çağıra caddeye girdiler, bunlar da öncekiler kadar, gruplar birleşti ve ilk ışıklı kavşaktan Saraya doğru akmaya başladıllar. Ön saflar görülmez  hale geldiği sırada  oradan megafonlarla dağılın bağrışları yükseldi. Kalabalıktan da cevap verildi. O anda bir patlama sesi geldi ve diğer patlamalar takip etti. Gürültü ve siren seslerini de duyuyorum, göstericilerin polislerle kapıştıkları anlaşılıyordu. Biraz sonra gurubun bir kısmı  bizim caddeye geri kaçarak doluştular. Bir kaç kişi köşede küçük bir bankanın bir şubesini fark edip öbür olaylardan kopup bir çöp konteyneriyle camekâna vurmaya başladılar, çok geçmeden camekân top gibi patladı. İçeri doluştular, içeriden buldukları araç, gereci caddenin ortasına attılar, üstünde tepindiler. Bankanın içinden koyu gri dumanlar yükseldi. Köşede kına yeşili arabayı – benimki de bu renkti ama hatırladığım kadarıyla ama oraya değil arka bahçeye park etmiştim- Tata V2, buzdolabından biraz büyüktür, iki kişi itip kolayca ters çevirdiler ve o dakka alevler yükselmeye başladı. Zavallı ters dönmüş tosbağa gibi çaresiz alevlerin arasında kalmıştı.
Baktım Romaro, bizim tarafa kaçan grubu takip ederek resim çekmeye devam ederken, gruptan biri elini uzatarak küfürle karışık resim çekmemesini söyledi. Romaro boynundaki basın kartını gösterirken arkalardan bir genç koşarak gelip elindeki sopayı bizimkinin kafasına  salladı, kafasını sıyırdı ama bileğine çarptı. Kamera elinden fırladı, asfaltın üzerinde iki parça halinde kaydı gitti. İkinci hamle omuzuna oturdu. Sersemlemiş bir halde o gence döndü ve saldırdı. Ama her şey aleyhine idi. Omuzunda asılı fotoğraf çantasını kollamaya çalışırken, darbelerden koruyamıyordu kendini. Ansızın fırladım don gömlek kendimi sokakta onun yanında buldum. Üçüncü kattan nasıl inmiş, nasıl araya dalmıştım hatırlamıyorum. “Gazeteci” sesleri arasında  Romaro’yu kenara çektim, onlar da bizim yakamızı bıraktılar. Sol kulağının kepçesi yarıya kadar yırtılmış, kanı montunun omuzuna damlarken yoldan kamera ve objektifini toplayıp eve çıkardım onu. Hırsından ağlıyordu. Fotoğraf makinasını yeni aldığını ve ödemesini henüz bitirmediğini söylüyordu bana.
Evde karımın da yardımıyla kulağına pansuman yaptık. Fazla bir hasar görünmüyordu  ama omuzunda şiddetli sancı, köprücük kemiğinde bir kırık veya çatlak olabilirdi. Hastanelik bir iş.
“Patron sabahtan beri onları takip ettim. Aşağıdaki Pazar yerinde toplandılar dört yüz beş yüz kişi oldular, protesto konuşmalarından sonra Saraya doğru yürüyüşe geçtiler. Polisler onların bu hareketlerini Porto caddesine kadar seyrettiler ondan sonra üstlerine çullandılar,” diye kesik kesik anlatabildi.
Kamerasını verdim, gövdesi kırılmış ve objektifiyse halkaları kırılmıştı. Biraz sonra kameranın hafıza kartını sıkıştığı yerden çıkarıp çantasındaki diğer makinaya aktardı. Biraz sakinledi, sandalyesinde arkasına yaslandı, ama üzgündü böyle bir karşılık beklemiyordu. Dışarıdan polisin megofonunu tekrar duyduk. Biz tekrar balkona fırladık. Bu sefer de Polis caddenin ters tarafından harekete geçmiş önlerine çıkanları topluyorlardı. Romaro balkondan çekime başladı. Coplar, sopalar insafsızca inip inip kalkıyordu birilerinin kafasına, sırtına. Ben bu acımasız kaçma kovalamacayı seyretmeye dayanamadım, içeri girdim. Başımı ellerimin arasına alıp, kulaklarımı tıkadım. Tanrıya merhamet ve sağduyu için yalvardım. Buradan ailemi de alıp kaçmalıydım. Ama  nasıl? Her yer yasaklı, her çıkış bağlı. Şehirden çıkamayız bu kavga sahnelerini seyretmemizi istiyorlar herhalde. Tam kırbeş dakika süren bu feryatları içim sızlayarak duyduk. Dünya duydu mu? Bizim ülke öylesine küçük ki sesi duyulmaz. Son polis arabası sesi uzaklaştıktan sonra kafama takıldı, nezarete atacakları arasında virüs taşıyan müstakbel hasta olanlar da yok mu acaba?”
“Bu kavgayı açığa çıkaran virüs salgını, ortaya çıkan çarpık ekonominin iflası, Virüs sadece gözümüzü açtı,” dedim karıma.
“Virüs olmasaydı da bu tablo yine ortaya çıkar mıydı?”
“Kaçınılmazdı. İnelim Romaro,” dedim.
“Ben Tatayla  Romaro’yu hastaneye götürüyorum,” diye karıma seslendim.
Anahtarları kaptığım gibi Romaro ile birlikte koşar adım aşağıya indik. Sokak harabeye dönmüştü. Bahçeye baktım, olduğum yerde kalakaldım, arka bahçede bizim Tata park ettiğimi sandığım yerde yoktu. Dahası başka bir Tata da yoktu park edenlerin arasında. Başımı çevirip cadde üstünde sırt üstü yatan ve hâlâ yanmaya devam eden Tata’ya baktım, içim sızladı.

 Sadık Mercangöz Ankara, Bağlıca     25 Nisan 2020                           


[1] WHO Dünya: Sağlık Teşkilatı
[2] Juro na minha cabeça; Başım üstüne yemin ederim
[3] Os bons velhos tempos: the good old days, o eski güzel günler
[4] Camo Amazon,  Amazon’nun başlangıcı, bir bölge
[5] Meu comandante, Komutanım
[6] Hayr: Meşru iş,  faydalı iş, sevap
[7] Şerr: Kötülük,

5 yorum:

  1. Aklına, eline sağlık.

    Aydın

    YanıtlaSil
  2. Yaşa Sadık. Patalonya'nın tüm tanrıları bizleri corona virüsünden korusun. Bu arada biz de önlemlerimizi alalım. Corona birası içmekten kaçınalım.

    Okan Johann

    YanıtlaSil
  3. Çok sevgili Sadık,

    Hikaye için teşekkürler. Okurken garip duygulara kapıldım, ben Patalonya'ya gittim mi, yoksa bildiğim bir yere mi benziyor, anlayamadım. Sen hayali demişsin ama, içimde sanki gerçekmiş gibi duygular var. Belki, Eray (mimar, karikatürist, belki hatırlarsın) arkadaşımın anlatılarından Patagonya 'ya benzetmiş de olabilirim, böyle bir kafa karışıklığı işte.

    Sevgi ve teşekkürler, eline ve kafana sağlık,

    Akın Baran

    YanıtlaSil
  4. Akın Baran kardeşimizin bana doğrudan yazdığı yorumu isteği üzerine ben buraya aktardım.
    Bu hayali ülkede olan olayların senin benim yaşadıklarıma benzemesi olağan. Yaşadıklarım ilham veriyor tabii. Patalonya'dan öyküler ayrıca başka bir bçlümde yer alıyor. bazılarıda bağımsız başlık olarak arşivledim.

    YanıtlaSil
  5. Çok güzel, kalemine sağlık

    YanıtlaSil