Zeytinin Son Günü

BİR ZEYTİN AĞACININ  SON GÜNÜ 

 


 

 

 

BİR ZEYTİN AĞACININ  SON GÜNÜ

 

Bir panik içinde sıkıntıyla uyandı zeytin ağacı. Aralıksız esen rüzgâr başını döndürüyorken bu hareketlilik içinde kendi yapraklarının rüzgardan değil korkudan titreştiklerini fark etti. Gerçekten de korkudan ve heyecandan titreşiyorlardı. 

Genç sayılırdı bu zeytin ağacı, hatta çocuk sayılırdı bazı kıvrım kıvrım kıvrılmış kabukları kırışmış anaç ağaçların yanında. Henüz yüz seneyi geçeli birkaç yıl olmuştu. Nedenini bilememekle beraber içindeki bu duygu algılaması ona bir felaketin giderek yaklaşmakta olduğunu hissettiriyordu. Sıkıntısı yükselirken çevresindeki havanın yetersizliğini  sadece yapraklarında değil ama dallarında da duyumsamaya başlamıştı. Siyaha durmuş gök, mavinin ve ak be ak bulutların olması gereken yerlerini ışıksız bırakmış, üç beş ağaç ötesi seçilmez oluştu. İçine bu durumun bir yangın habercisi olabileceği düşüncesi doğdu. Korkusu giderek büyüdü.

Beş, on sene önce de buna benzer bungun bir havayla uyandığı ve yine sıkıntıyla kendine geldiği bir kaç gün yaşamış, korku ve endişe ile beklediği günler, geceler ve saatler olmuştu diye hatırına geldi. O zaman o hengâmede hareket halindeki insanlara o kadar özenmiş idi ki, bir ara koşuşturan insanların peşi sıra köklerini toplayıp  koşmak  istemişti hem de pek çok defa. Çaresizlik içinde bir o yana bir bu yana bakındı, ama kendi başınaydı, kökleriyle kaya çatlaklarına, toprağa tutunmuş hareket edemezdi, öylece de olduğu yerde kararsız kaldı zeytincik…

Bu eziyet üçgün üç gece sürmüş, sonunda rüzgâr durmuş, dumanlar çekilmiş ve gökyüzü yeniden  görünmüştü. Bu karabasandan anılarında pek az bir şeyler kalmıştı hatırladığı. Küçük hayvanların ağlayarak uluyarak kaçıştığı anlardı bunlar. Aylarca o olaylar anılarından silinmedi. Bazı geceler korku ve endişeyle uyandığı olmuş, ya da uykuya hiç dalamamış, sabahı sabah ettiği günler yaşamıştı. Oysa ki zeytin ağacı çok sakin bir ağaç cinsidir. Gelişmesi ağır başlılıkla ve yavaş yavaş olur derler, ki doğrudur. Bundan dolayı defne çelengi başarının, zeytin dalı da  barışın, sakinliğin simgesi kabul edilmiş tarih boyunca. Ve de bu ağaçlar ne kadar meyve vereceğini aylar öncesinden belli edermiş tabii anlayana, yani her şeyi belli bir ağaç derlermiş düne kadar. Son yıllarda olan kalıcı iklim değişiklikleri tahminleri güçleştirdi diye, konuşulur olmuş zeytinciler arasında. Bu dedikodu da olabilir tabii.

Her nasıl olursa olsun son zamanlardaki teknolojik gelişmelere rağmen insanların karşı karşıya geldiği ve mücadelede yenik ve hatta ezik kaldığı en büyük felâketlerden biridir diye bilinir orman yangınları. Sonuçları tahmin dahi edilemez. Ne zaman söneceği, ne zaman coşacağı da öyle belli olmazdır. Söner mi? Söner.  Doğa yahut  meteorolojik şartlar yardım etmezse de söner ama yanacak ağaç kalmayınca söner denir.

Rüzgâr kuzeydendi. Bizim zeytine göre çok da sert esiyordu, yön değiştirmezse ateş doğrudan üzerlerine geliyordu. Aradaki mesafenin ne kadar olduğunu komşu ağaçlar da bilmiyorlardı. İki gündür gelen acayip kokulu hava zeytin yurdunda ormanın bu son köşesine de ulaşmış zavallı yapraklarınının gözeneklerini kurum dedikleri maddeyle tıkamış, onu yavaş, yavaş, ağır ağır boğuyordu adeta. Bu iğrenç kurum giderek ağacın her hücresine işliyordu. İlk defa bu kadar zorda kalıyordu bizim zeytincik:

“İtiraf etmeliyim korkuyorum. Daha önce hiç yanmadım, nasıldır bilmem. Müthiş bir acı olacağını…” burada sustu. 

“Kimsenin bana acımasını istemem ama acıyı hissetmek, köklerin yere bağlı iken acıyı beklemek ve daha sonra acının bitmesini dilemek beni korkutuyor. Bunun için bir hareket yapmana gerek yok, olduğun yerde kal yeter. Biz ağaçların en iyi yaptığımız şey ölünceye kadar olduğumuz yerde beklemektir.

“Olduğum yerde titriyorum. Ne oluyor bana?  Aynı şeyleri diğer ağaçlar da hissediyorlar mı? Merak ediyorlar mı neler oluyor uzaklarda diye?”

            “Uzaklar mı? Neresi acaba o uzaklar? Bizler  için her yer uzak. Hatta bir adım ötemiz bile. Öyle değil mi?”

Küçük zeytin ağacı dikkatini rüzgâra verdi. Evet yön değiştirmişti rüzgâr. kuzey yerine bir başka taraftan esiyordu. Nefesini zar, zor alırken birden içini bir hafiflik, bir sevinç kapladı. “Kurtuluyoruz galiba” diye  düşündü zeytin ağacı. Bir zaman sonra o sert yakıcı rüzgâr iyice hafifledi, bu da ona yakında biteceğini ümit ettiriyordu. O sert rüzgârla gelen kavurucu sıcak ağır ağır silinir gibi oldu havadan ama zavallı hâlâ soluksuzdu. Ağacın o güzel gümüşi rengi artık parleklığını yitimiş yer yer sararmış bir halde tutundukları dallarda inatla ayakta dikiliyorlardı, yıllar önceki tecrübesinde yaşadığı gibi. Aylar sürmüştü kendine gelmesi. İlk filizlerin görünmesi aylar sürmüş, insanlarla beraber kutlamışlardı onların gelişlerini. Oysa meyvelerin gelişi daha bir zor ve sancılı  olmuş çok ta uzun yıllara ulaşmıştı. Çağlar ötesinden bağbozumu şenliklerini andırır kutlamalar yapılmış idi. O zaman da yine burada bu taşlı tarla toprağının içinde şimdi komşuları gibi günlerce susuz kalmışlardı.  Birkaç mevsim sonrasında seyrekte olsa yağmurlar sulamıştı bu gazileri ama o kadar işte. Koca bir çevre aylarca yağmurun damlasını göremediler. O çevrede yaşayan zeytincilerin bazıları, dönmemecesine kente göçtüler. Bıraktılar gittiler buraları.

Rüzgâr yeniden hissedilmeye başladı.  O sırada mıydı, yoksa daha sonra mı bilmiyordu ama gökyüzünden üstlerine bir şelâle boşaldı. Su onlara geçici bir ferahlık getirmişti. Zeytin ağacı birden etrafında ıslanmış yarı pişmiş, yarı kavrulmuş düzinelerle yaralı ya da yanmış hayvanların kirpi, sansar, tilki, tavşan ve kaplumbağaların acayip hareketlerle kaçmaya çalışmakta olduklarını fark etti. Aralarında  oraya dek tek kanadıyla yerde sürünerek gelmiş kuşlar bile seçiliyordu. Gökten gelen su onlara hiç yaramamıştı. Zeytin ağacı dehşetle seyretti bütün bu olan bitenleri. Can vermelerine yakın bu zavallıları neyin bu hareketleri yaptırdığını anlayamıyordu ama o da bulunduğu yerden köklerini kavruk dallarını ve yapraklarını toparlayıp kaçma arzusuyla yanıp tutuşuyordu doğrusu. Yapamazdı. Onu bir yüz yıldır ayakta tutan köklerini burada bırakıp gidemezdi. Onlar şimdi ayak bağıydı.

Önündeki alanda bir gurup adamın ve üç dört arazözün toplaştığını gördü. Rüzgâr deli deli esmeye başlamadan bir cephe oluşturmak lazım geldiğini tartışıyorlarken bu konuşmaları anlayamadığının da farkına vardı zeytin ağacı. Evet, ne derlerse desinler anlayamadığı kavramların arasında kaldığını ancak gerçeğin her  şeyden en önde ve en çarpıcı olduğunun bütün ağaçlar gibi o da farkındaydı. Bütün alan dumanları üstünde tütmekte olan otlar, can çekişen küçüklü büyüklü hayvanlar ve yarı yarıya kavrulmuş zeytin ve çam ağaçlarıyla doluydu. Sanki bu alana sığınmış hayvanlar gibi  yangından kaçan ağaçların da bu alanı doldurmuş gibi geldi bizim zeytine. Şimdi ne kadar çok köklerinden ayrılmayı istiyor, bu mahşerden kaçıp kurtulmayı arzu ediyordu ki anlamazdı.

Havadaki o ağırlık ve sıcaklık hâlâ yaygındı ama hiç değilse kavurucu değildi.  Uzaktaki alevler henüz görünmüyordu bulunduğu yerden ama içinde filizlenen kurtulma ümidi ne olmuşsa olmuş donuklaşmış, kurtuluş sevinci usul usul kayboluyordu. Öte yandan rüzgâr da eski haline geri dönmeye çabalıyordu. Bunu dallarında ve yaprak uçlarında hissetti. Kan ter içindeki adamların başındaki kişi “geç kalmadan başlıyoruz” dedi. Bunu rahatça anlayabildi. Neyse o iş, ona başlamak durumundaydılar. Bir anda sekiz, on işçi ellerinde zincirli testereler olduğu halde etrafa dağıldılar. Aniden  mekanik bir gürültü ortalığa yayıldı ve uzaklardan gelen ateş ve alev uğultularına karıştı. Zeytincik böylece operasyonun ne olduğunu kavramaya başladı. alevler bu meydancığa gelmeden önce yanacak ağaçları keserek ortadan kaldırmak ve böylece yangını kontrol altına alabilmek düşüncesindeydiler.

Bu kolay bir iş değil, güçlü paletli iş makinalarına ihtiyaçları vardı. Önlerindeki ağaç sayısı bakımından seyrelmiş sahayı ivedilikle kesip arkaya doğru çekmenin peşindeydiler. Meteorolojiden hava durumunu müjde olarak öğrenmişlerdi. Önlerindeki yarım gün boyunca rüzgâr şiddetlenmeyecekti ki bu akşama kadar önlerinde sakin bir zaman var demekti. Ancak ekipleri bekleyen işler oldukça büyüktü.

Kendi küçük ama yaşı büyük zeytincik’in kafası karışmıştı. Baştan işler iyi gidiyordu, ağaçları dibe yakın bir yerden ya motorlu testereyle kesiyorlar ya da koca paletlilerin arkalarındaki ripellere takıp kökleri nispeten zayıf olanı çekip çıkartmaya çalışıyorlardı. Sahadaki yorgunluk giderek bellerini bükmeye başladı. Akşam üstüne doğru alevler azalacağı yerde giderek belirginleşip gökyüzünü yalamaya başlamışlardı. Söndürme uçağı hava kararmadan önce son seferini yapıyordu. İçindeki “umut” artık sadece yalın ve anlamsız bir kelime haline geliyordu. Yanmak fiili, kutsal kitaplarda adı saygıyla anılan bu soylu ağaç için işlemediği günahın  son derece aşağılayıcı karşılığı ve hak etmediği cezası gibi geliyordu. Oysa Cennetten apar topar kovulan insan denen mahlûk bu yangınların neresindeydi? Hem tek egemen hem hakim hem savcı  hem de mazlum nasıl olunurdu?

“Ben bu cezayı hak etmedim”

“Yanmaktan kurtulmak, nasıl olacaksa her türlüsüne razıyım, köklerimi burada bırakıp sürünerek kaçmak da dahil” dediği anda gövdesinde delice bir acı peyda oldu. Acıdan bütün gövdesinde şimşekler çaktı, çaktı, söndü. İki motorlu testerenin kendi gövdesine isterik çığlıklar atarak, biçerek ve yararak saldırmakta olduklarını gördü. Kıymıklar havada uçuşurken “Bunu da hak etmedim” dedi.

 Sıra kendisine gelmişti. Zincirli testerelerin bağrışları arttıkça zeytin ağacı da onlara katılmaya o gürültü içinde duyulmayan canhıraş çığlıklarını havaya salmaya başladı. kendinden başka kimsenin duyamadığı ve acısını  azaltan çığlıklardı bunlar. Ne dalları duydu ne de yaprakları. Bu gürültü cehennemi ne kadar sürdü hatırlamıyordu. Birden kendini yerde, hani o gökten dökülen suyla ıslanan üzerinden dumanlar tüten otların ve can çekişen yanık kanatlı kuşların, ve de bağaları içinde pişmiş tosbağaların arasında buldu. Köklerinden kurtulmuştu, “şimdi istediğim yere gidebileceğim” diye düşünürken dallarındaki  kavrulmuş yeşil, zeytinlerini hatırladı. Daha henüz bu yılın ürünü toplanmamıştı.

“Ne güzel onları da yanımda götürebileceğim” dedi içinden.

 

 Sadık Mercangöz 20. Eylül. 2025 Artur / Burhaniye

 

 

  

 

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder