Yazıhanede bir melek var

Pantalonya'dan başka bir yeni öykü

YAZIHANEDE BİR MELEK VAR
      Yazıhanemde otururken telsizle anons geldi özel hattan. Aziz Başkan: “Acele gel, burada makamımda bir melek var, Acele gel” diye fısıldadı.
       “Sabah sabah kafa mı buluyorsun sayın Başkanım?” dedim gülerekten. Ama Başkan kızdı.
      “Sana çabuk gel diyorum oğlum. Adamın biri deminden beri odamda, bana uçuş takımlarını gösteriyor ulan, deli desem deli gibi değil ulan” heyecandan sesi titriyordu.
       “Yettim Başkanım” dedim fırladım yerimden.

      Benim yazıhanem de Başkanlık katında anında sekreterlikten uçar gibi geçip kapısını tıklattım ve kola asıldım ama kapı kilitli gibi açılmadı. Bir daha, bir daha, bir daha ama yok omuz vuruyorum, dışı ahşap içi çelik kapıya ama yok, hiç bir şey olmuyor. Baktım sekreterler endişe ile ayaklanmış beni seyrediyorlar:
 
      “Bana bakma hanım efendi. Yedek anahtar nerde? Onu bulun getirin kapı kilitlenmiş öylece kalmış” der, demez bir telaşa düştüler.. 




      Sekreterya tamı tamına beş kişiden oluşuyordu, eskiden bir kişi olan kadro, Büyük Büyük şehir olunca böyle olmuştu. Bu beş kişi bir yerlere koşarak gidip gelmeye başladılar, ama nafile bir telaş
      “Haydi bayanlar, adam belki de ölüyor... Bulun şunu!” diyordum ki kapıdan tık diye bir ses geldi, İçeriden elektronik kilit açıldı ve ben omuz vurmakta olduğum kapıyla birlikte Makam salonunun içine resmen yere uçtum...
Emekli bir sporcu olduğumdan yere düşerken yerde bir takla atarak ayağa fırladım, halâ formumdayım tabii. İlk bakışta Aziz Başkanı göremedim, geçen sefer burayı anlatmıştım; Salon yirmi metreye on beş metre ağır bir dekorasyonu var, içinde toplantı, dinlenme, kabul ve çalışma bölümleri var ki ondan sonra makam masasına gelebiliyordunuz. Titanik'e yakışır bir salon,  öyle bir büyüklük yani. Uzaktan adamı fark ettim, sırtında bej bir pardösü ile başında sütlü kahve bir Indiana Jones şapkası ile Başkanın masasının önünde koltuğa oturmuş ama yarım boy üstten bakıyor Başkana.
       “Hah geldi benim baş danışmanın. Gel Mendi...”
       Yanlarına gittim. Adam başını bana çevirdi, kağıt gibi beyaz ve sevimli bir yüz, dimdik duruyor koltukta ama ellerini nereye koyacağını şaşırmış halde, bir dirseğini Başkanın masasına dayamış diğerini de beline, öyle bir sabit duruşu vardı. Hafifçe çevirdiği başını eğerek kibarca selamladı beni...
       Merhabalaştık, biraz irice ama normal bir insana benziyor. Sadece yüzü alabildiğine beyaz, kansız bir görünüşü var gözleri de masmavi. Ona doğru yaklaştım elimi uzatıp kendimi tanıttım:
     ”Ben Mendoza” dedim. Yerinden kıpırdamadan elimi sıktı, kibarca. Elleri olağan üstü yumuşaktı.  Benim onun yanından geçişimi gözleriyle takip etti.  Karşısındaki koltuğa da ben oturdum, gözlerimi Ondan ayırmadan.
      “Affedersiniz Başkanım, maçın ilk devresinin sonuna gelmiştik adamlar bizi sıkıştırıyorlardı ki siz çağırdınız” dedim, bizim aziz Başkanın futbola ne kadar düşkün olduğunu bildiğimden, kurmuş olduğumuz takımın yerlerde sürünen ismini hatırlatarak, bize para vermeyen Başkanı kışkırtayım istemiştim. Yalancıktan somurtarak baktım Ona doğru..
      
       “Ulan bırak şimdi kova herifleri. Sürünsün şımarıklar. Bak sana görev çıktı” dedi Başkan. Yüzüne bakıyorum aval aval.
       “Bak bu bey var ya, melek imiş ama istifa etmiş meleklikten” adama döndü, “İstifa ettiğiniz için tazminatınız yanmıştır tabii” dedi. Adam şaşkın anlamamış pozunda yüzüne baktı Başkanın.
        “...de Amerkanya’ya ya da Alamanya’ya gitmemiş de bizim memlekete gelmiş, şimdi de bizden bir iş istiyor” dedi.
 
        Adama çaktırmadan “Kafadan arızalı mı?” işareti yaptım, bizim Aziz Başkana. Başkan da ona fark ettirmeden bir göz işmarı ile bana geri döndü.
      
      “Ya, ben de senin gibi düşünüyorum. ‘Benim danışmanım size yardımcı olur’ demiştim. Ne dersin bu beyle bir şeyler yapabilir miyiz?” Adam ümitle yüzüme bakıyordu.  Başkan da aynı şekilde.  Ben de Başkana bakarken çocukken oyunlarda öğrendiğimiz penguen diliyle:

       “Bu adam onlar görmeden nasıl girmiş içeri?” dedim, Başkan: “Ben de görmedim” derken, Adam homurdanarak cevap verdi: "Ben girerim” Başkan olduğu yerde sesini kesti, pıştı. Yerimde toparlandım, adamı baştan ayağa süzdüm:

       “Bak arkadaşım sen hasta falan değilsin di mi? Yüzün kireç gibi olmuş. Rengin oldukça beyaz. Başkanım bir şeyler ikram ettiniz mi? Kanyaklı şıra mesela, ben de alırdım” dedim. Başkan kocaman masanın gerisinden şöyle yan gözle bana baktı.

       “Daha  o fasıla gelememiştik amigo.” dedi. Adama dönerek

       “Size ne ikram edebilirim? Bu tanışıklığımız şerefine birer duble viski alabilir miyiz?” Adam şaşkın, Başkana döndü: 

        “Ne içeyim, bilmiyorum, Kevser var mı?” Başkan bana, ben Başkana baktık, bakıştık.

        “O da ne be?” dedim gayri ihtiyari.
        Adam utanarak:
       “Ab-ı Hayat bulamadığımız zaman arada onu içeriz. Bizim oranın esas içkisi. Hayat suyu, can suyudur. Ömrünüze ömür katar. Bu gerçekten öyledir yani nerden baksanız her birimiz 20, 25 bin yaşlarındayız. O ortaçağ ve Rönesans resimlerinde gördüğünüz melek bebekler var ya  işte onlar bizden biraz daha yaşlı. İşte bu Kevser gerçekten ömre ömür katar...”Gülümsedi:
       “Nadir zamanlarda tropikal kokteyl diyeceğimiz bir karışım vardır ki onu eskitirler, elli, yüz yıl, o zaman daha iyi etkiler. Ama meyvelerin en iyileri Burada Jamaika da yetişir, bilir misiniz? Bizimkiler buradan oraya meyve taşırlar arada, gidip geldikçe. Henüz daimi bir nakliye hattı kurulmadı ama burada bir istasyon kurdular”
 
       Biz ise ağzımız açık dinliyoruz ama bilemediğimiz içkilerden bahsediyordu bu yarım akıllı. Adam bir garip, tetkik ediyorum, çaktırmadan anlamaya çalışıyorum onu, irilik bakımından benim iki mislim, ama biraz efemine gibi. Sesi kadınsı. Adam kesin deli de  kaçıncı derece acaba? Güvenliği çağırsam mı?
 
“Bir de bizim arkadaşların kimseye belli etmeden yaptıkları var. Yasak meyve var ya; Havva ile Adem ondan yedikleri zamandan beri öyle diyoruz, onu  çürütüyorlar o ezik büzük haliyle kivilerin ortasına birer parça çürümüş meyve  yerleştirip biraz bekletiyorlar ve sonra meyveyi kesip, ballanmışken sıkarak suyunu içiyorlar ki ben de buna bir, iki  kere rastlamıştım, aman duyulmasın, inanılmaz bir keyifti. Bu da Havva’nın Cennetdeki son akşam giderayak yaptığı bir... bir... nasıl derler, kokteylmiş. Harika lezzetli ve rayihalıdır. Sizin üzümü bekleterek yaptıklarınıza benzer bir şey. Şimdi burada bunu bulmak mümkün değildir, değil mi?” Adam konuştukça açılıyor, açıldıkça konuşuyordu.  İçki kültürü bize on basardı anlaşılan. Ben kısık sesle “Aramızda kalacak elbette”
Başkan dayanamadı, uzanıp diyafondan sekreterine seslendi. Bir dakika sonra kız yanımızdaydı. Bize buzlu üç kristal bardak içinde  skoç viski getirdi birazda çerez.
“Ben sizin vaktinizi almak istemem, ne de olsa yaşayan bütün canlıların olduğu gibi insanların da vakitleri sayılı oluyor” dedi bu anormal yaratık. Başını kaldırıp havaya doğru baktı: “Buraya geleli 820 saniye 30 salise olmuş, bir hayli zaman...”
“Yaa Arkadaş sen kimsin?” Melek olduğunu söyleyen adam yüzünü buruşturdu:
“Ben bir meleğim demiştim sizin Başkanınıza”
“Yani gerçek bir melek diyorsun,..” 
“Bir meleğin yalan söyliyeceğini nasıl düşünürsünüz faniler...” diye bağırdı. Sesi incelmiş bir erkek sesi gibi çıkıyordu, sanki kilise korosundaki iğidişler gibi. “İyi de arkadaş nasıl anlayacağız ya söylediklerin doğru değilse, Başkanım bize ispat etsin melek olduğunu” dedim ama pişman da oldum o anda. Adam olduğu yerden ayağa kalkıp bir doğruldu ki ben omuzunda kaldım. Omuzları benim iki misli genişliğimde, ağır hareketlerle oturduğum koltuğun önüne geldi, durdu. Tedirginlikle seyrediyorum adamı ama yüzüne bakamıyorum.
“Başkanım” diye alçak sesle seslendim. Başkan olduğu yerden adamı seyrediyordu sinmiş bir halde. “Hay senin şom ağzına.. Lanet olsun” diye seslendi bulunduğu yerden. “Sus lan sus!” Adam ağır hareketlerine devam ediyordu. Fötr şapkasını başından alıp salonun derinliklerine doğru bir savurdu, şapka adeta frizby oldu, uçtu gitti. Kafasını sağa sola sallayıp saçlarını dağıttı, aynı anda başının üzerinde beliren boynuzlarını farkettik.
“Vay canına adam boynuzlu!” diye kısık sesle bağırdı Başkan.
“Aynen Mikelanj’ın Musa heykelinde olduğu gibi. Ama, ama... İnanılmaz bir şey bu!”
Omuzlarındaki pardösüyü bir omuz hareketiyle geriye doğru attı. İki boynuz çıkıntısı da omuzlarında ortaya çıktı, Phydias’un  Apolon heykeli gibi duruyordu karşımızda.... Birden gözleri kırmızı kırmızı parlamaya başladı.
“Sakin olunuz lütfen aziz melek.. Şimdiye kadar hiç melek görmedik de...” tam o sırada  şapkası bumerang misali geri geldi başını üstüne kondu. O sırada ağzını açarak derin bir nefes aldı ve masanın üstüne doğru bir hapşurdu ki böylesine hiç şahit olmamıştım, masada kağıt, dosya, telefonlar ve kültablaları havalara uçtu bir anda.
“Affedersiniz” dedi bizim nazik melek. “Buraların havası beni üşütüyor. Tekrar özür dilerim. Eşyalar yerlerine gelir şimdi”. Pardösüyü tekrar giydi. Gözlerimiz sonuna kadar açılmış seyrediyoruz olanı biteni. Kaçacağım ama ayağımda derman yok. Acaba buradan sağ çıkar mıyım diye düşünürken, melek bana doğru dönüp gözlerini içimi okumak ister gibi gözlerime dikti. Başımın içinde bir uğultu peyda oldu. “Affedersiniz sayın melek...” diye, sırıttım. “Yani öyle kötü bir maksatla düşünmedim” diye bir şeyler ağzımdan döküldü. Bir gözüm kapıda gelen olur mu diye bakıyorum, bir gözüm adamın üzerinde, kanatlarını görür müyüm diye. Bana döndü “Merak ettiğin şeyleri tarih öncesinde kullanıyorduk, ondan sonra tepkili tüpler çıktı, şimdiyse telepatik yöntemler geliştiridik” der demez birden masanın yanından yok oldu, kapının yanında göründü. Oradaki vazodan bir çiçek aldı, orada yok oldu, masanın yanında belirdi ama elinde çiçek yok.”Bir zayıf yönü bu. Üçüncü grup maddeler biraz geç intikâl ediyorlar” dediği anda elinde vazodan aldığı çiçek belirdi.
Başkan iyice aşağı sarkmış çenesi masaya deymişti, oradan şaşkınlıkla ve ürpererek seyrediyordu. Adam bana doğru yaklaştı,alçak sesle: “Resimlerinizde meleklerinizi dişi yaratıklar olarak betimliyorsunuz, kim demişse demiş; kanatlı, havalarda kanat çırpan bebekler veya genç kızlar olarak düşünüyorsunuz.  Affedersiniz Hermafroditiz biz. Kadın oluruz erkek oluruz” derken,  bu sırada sesi kalınlaştı “ Görmek ister misiniz?” Ben gözlerimi kapattım o sırada Aziz Başkan bağırdı: “Yeter arkadaşım, tamam anladık sen bir meleksin”
Adam üstünü başını düzeltip yerine oturur gibi yaptı.  Şimdi söyleyin bana verilecek işiniz var mı?” Benden ses yok.
“Mendi  oğlum sen söyle.”
“Bakınız, melek bey, ya da her neyseniz. Daha önce ne iş yapardınız acaba? “ sesimin kısılmasına hakim olarak sordum.
“Ben şey.. Şey yapardım, hani mesaj getiren var ya Cebrail, O peygamberlere görünür onlara haberler verir, Onun gibi de ben herkese görünürüm. Bilirsiniz işte..” dedi sustu. Biz de öyle durduk.
“Hani İsrafil vardır Kıyametin çanını çalacak, boru üfleyecek   bilirsiniz işte Onun gibi değil de şey...Mikhail vardır mesela, ama o da değilim.”
Başını aşağı eğdi yere baktı: “Sevimsiz bir iş benim ki”
Benim aklıma bir isim geldi ama, ağzımı açamadım.
“Ben yüce Tanrının istediği getir götür işlerini yaparım. Bana vereceğiniz işin benim daha önce ne iş yaptığımla ne alakası olabilir ki?”
Aklıma ilk gelen şeyi söyledim: “Ben de getir götür işleri yaparsınız dedim aklımdan. Ne de olsa eski işiniz” diye toparladım.
Adam sıkıntıyla bana baktı: “Ya...  Ben size o işten bıkıp usandığımı ve istifa ettiğimi söylemiştim, değil mi? O işi yapacak olduktan sonra neden buraya geleyim” diye söylendi. Adam haklı da, ben de haklıyım.
“Şimdi personel dairesi sizi kaydedecek, onlara göre herkesin bir ismi olmalıdır, öyle değil mi?” Adam kısa bir tereddütten sonra yapıştırdı cevabı:
“Adım Azrail”
Korkuyla dondum kaldım olduğum yerde, aziz Başkan da koca masanın arkasında öyle kaldı, öyle sinmiş ki masanın altına kayacak sandım.
“Şu bildiğimiz mi?” diyebildim.
“Başka yok ki” diye kibarca cevapladı. Doğru.
“Ama biz sizin siyahlar içinde elinde bir tırpan karanlık ve vahşi bir tip olarak biliriz.”
Acı acı gülümsedi. “O sizin yorumunuz. Beni gören olmadı ki sağlıklarında. Hı?”  Yine doğru.   “Siz meleklere kanat takmıştınız resim ve heykellerde. O uzun mesafelere gitmek, gelmek, bu kanatlarla aylar almaz mı?” Yine doğru. Dünya ilk çağlardan beri misli, misli kalabalıklaştı. Anında toplu işler çıkıyor.  Mesela Hiroşima’ya bir bomba ertesi günü Nagasaki’ye . Korkunç bir iş yükü anında halletmeniz lazım. Kanatlarla falan olmaz. Dakika şaşması olabilir ama bu durum saat şaşması haline gelemez” dedi.
“Bu işi bunca yüzyıl başarıyla yaptım, ama artık yoruldum, Cennette yaşamak beni sıktı, dünya da olmak, bir yuva kurmak ve palmiye ağaçları arasına hamak kurup orada yatmak istiyorum, yaşantım sınırlı olsa da buna razıyım. Onun için dilekçemi yazdım kayıt kabule bıraktım beyler.“
Ağzımız açık anlattıklarını dinliyoruz.
“Kolay iştir aslında insanın ruhunu almak.”
“Tırpanla mı?”
Güldü: “Telepatik yolla.” “Bazılarının ruhları ipek gibi, tül gibi olur, parmağımı uzatırım şu şekilde...” bana doğru uzattı parmağını, ben hemen uyardım:
“Aman arkadaş şeytan doldurur, sakın ha!”   
“Şeytan burada mı? diyerek etrafına bakındı. “Merak etmeyin, şimdi artık görevde değilim.”
“İpek gibi olan ruhlar kolayca ağızdan çıkar bana doğru kendiliğinden gelir.  Yoksa burnundan çekerim zorla. Neyse iş kolay ama son derce sevimsiz bir iştir. Hep göz yaşıyla biter. Siz olsanız böyle bir işi sonsuza kadar durmadan yapar mısınız?”
Bu soru bizeydi ama biz daha ilk kısımda kalmıştık. Başkana baktım masanın altına eğilmiş içini boşaltıyor, yüzü yeşermiş, öğürüyor. Ben de koltukta yığılıp kalmıştım, titreyerek.
“Affedersiniz sizi korkutmak değildi niyetim. Ama çektiğim sıkıntıyı ben bilirim. İşte böyle. Bana iş verecek misiniz? Kararınız ne?” İkimizin de geçirdiğimiz şoktan cevap verecek halimiz yoktu ama Başkan toparladı kendini:
“Sen bizimlesin arkadaş senden iyisini mi bulacak Mendi?”
Koltukta toparlanıp: evet haklısın aziz başkanım, dediğimi hatırlıyorum ama o kadar gerisini hatırlamıyorum,
Adam ayakta şöyle bir dikildi. Boyu daha bir uzadı, neredeyse tavana değecek:
“Teşekkür ederim beyler.Söyler misiniz, ne iş yapacağım acaba?“
Başkan yerinde doğrulur gibi oldu: “Mendi?” Melek araya girdi:
“Mendoza mı Mendi mi?” ona dönerek “biz de samimi olanlar Mendi’yi kullanırlar”
“Aziz Başkanım, şey... Habercilik yapacak. Sizin vermek istediğiniz mesajı ilgiliye bizzat verecek, eminim bu ziyaretler  çok etkili ve ikna edici olacaktır” dedim göz kırparak.  Benim göz işmarımı Başkanım fark etmedi bile kendine çeki düzen vermeye çalışıyordu, ağzını mendiliyle sildi, lavaboya gitmek üzere yerinden kalktı.
“Bana müsaade artık. 1200 saniye 40 salisenizi aldım” diye el çıptı.
“Rica ederim azizim, müsaade sizin ” dedim.
“Bana gösterdiğiniz anlayış ve güler yüze ve yaptığınız iyiliğe karşılık ben de size bir hediye vermek istiyorum Başkanım?” Cebinden akıllı telefon boyutlarında yarı şeffaf bir alet çıkardı ve uzun parmaklarıyla ekranını karıştırmaya başladı. Durdu ekrana doğru eğildi, “Olmadı” dedi. Pardösünün iç cebinden bizim gözlüklerimize benzeyen sapsız  sadece camdan yapılma bir gözlük çıkarıp burnunun üzerine yeleştirdi, adeta yapıştırdı. “Herşey tamam da gözlerimin bozulmasını engelleyemedim”  diye bana gülümsedi. Durdu Başkana doğru bakarken: “Şey... 259.200 dakika 21 saniye 10 salise sonra bir kazada öleceksiniz...” diye mırıldandı, ama bu kehaneti masasından kalkmış, tuvalete doğru koşar haldeki Başkan duyamadı.
“Yok artık!” dedim usulca.. Gözlüğünü toparlarken:
“Bu benim randevu defterim. Var mısın bahse Mendi?” dedi ve cevabı beklemeden bembeyaz suratında bir mimik çaktı ve pıt diye koca gövde gözden kayboldu. Sağa baktım yok, sola baktım yok. “Gitmiş” dedim kendi kendime.
Koltuğun nemli sıcaklığı içine gömüldüm kaldım.  “Vay be ne belaya çattık ulan?” dedim. “Bir kazada haa? Zavallı başkan, 259.000 dakika kaç gün eder acaba?”

Sadık Mercangöz 29 Kasım 2017 23:18 Ankara  

1 yorum:

  1. Bu hikayeyi okuyan herkes, eminim ki 259,000 dakikanın kaç gün ettiğini hesap etmiştir :)

    YanıtlaSil