Azrail’in sayın Harnovo Büyükşehir Belediye
Başkanın makamına geldiği ilk gün ayrılırken söylediği, “259 200 dakika 21
saniye 10 salise sonra bir trafik kazasında öleceksiniz” dediğini sayın Başkan o
sırada tuvalete doğru bir telaş içinde hareket halinde olduğundan duyamamıştı. O
gün ben de “Yok artık” deyip inanmamışlığımı belli etmiştim Azro’ya. Azro da beni
tiye alıp “Var mısın bahse Mendi?” demişti. Dönüşünde de ben sayın Başkana
hiç bir şey söylememiştim. Başkanı üzmek ve süzmek istemediğim için hiç
bahsetmemiştim bu öngörüden.Ama adamın, pardon, meleğin dediği çıktı. Geçen hafta evinin önünden caddeye çıkarken yoldan geçen freni boşalmış bir Desoto kamyon, sayın başkanın arabasını altına almış ve direksiyondaki Başkanı öldürmüştü. Zavallı adam ölümünden bir gün önce de Büyükşehir Belediye Başkanlığından azledilmişti. O gün Grand Prezident bizi, Büyükşehir Belediye Başkan ve Başkanın Baş danışmanıyla, Başdanışmanın Baş danışmanı olan ben Mendoza’yı Saraya çağırmıştı. Saray Baş sekretaryası bizi bir kenara oturtup, sayın Prezident’e haber verdi. Uzunca bir süre bekledik, nice sonra yanımıza gelen özel kalem müdürü, sararmış bir yüz ve kısık sesle:
“Biraz
bekleyeceksiniz sayın baylar.. rahatınıza bakınız” dedi masasına dönerken.
“Baylar
mı? Baylar da ne oluyor lan tilki suratlı İspinoza!” diye bizim Başkan yerinden
zıpladı, masaya doğru giden adamın arkası sıra seğirtti, masasının önünde
durdu.
“Başkanım,
lütfen sakin olun ve biraz sabrediniz... sayın Başkanım lütfen!... Ekselans
Prezident müsait olduğunda sizleri içeri davet edecektir elbette...”
“Ulan
bırak bu ayakları. İçeride ne oluyor?
Baylarmış... Bu çakma nezaketi bir yana bırak” diye kükredi bizimki.
İspinoza
aşağıdan aldı yeniden. Bizimki isteksiz yerine dönerken tekrar
sekreterin karşısına dikildi.
“Ulan
oğlum İspinoza, Bakire Meryem hakkı için içerdeki olay nedir, anlat bana lütfen.
Par favor diyorum. Yoksa kimse seni
benim elimden alamaz.”
“Bir
şey yok sayın Başkanım, sizin gelmenizden hemen önce sayın Başbakandan gelen
telefonu bağladım, Ekselanslarına. Durum budur Başkanım.”
“Ulan
başlatma beni Başkanından. Ne dolap dönüyor onu söyle?”
İspinoza
alçak perdeden patladı birden:
“Başkanım
lütfen yerinize geçin ve sakin olun. İçeri girdiğinizde görürsünüz neler
olduğunu... Soracağınızı Ekselanslarına sorunuz... Tamam??” Adam bizi resmen
azarladı. Başkan sağı solu titreyerekten
koltuğuna döndü ama aklı içeride bir dümenin
dönüyor olma olasılığına takılmıştı.
“Yüzde
yüz!” dedi.
Biraz
sonra çağırdılar içeri girdik, Ekselanslarının huzurundayız. Prezident ayakta,
arkası bize dönük, ellerini de arkasına bağlamış vaziyette meşhur oval
ofisinin, patlamaya dayanıklı büyük oval
penceresinden Harnova’yı seyrediyordu. Bu ofis aslında dikdörtgen iken
Amerikanya Başkanı Klington’nun oval ofisindeki saksafon konserinden sonra
esaslı bir dekorasyonla Oval hale getirildiği aklıma geliverdi birden. Prezident ofisi
dediğin oval olmalıydı..
“Saygıdeğer
Başkanım, iyi günler dilerim. Bugün çok genç ve dinç görünüyorsunuz, nasıl
demeli bilmem ki Kutsal babamız gücünüzü, kuvvetinizi artırsın, bu koca ülkenin
yükünü kaldırmak kolay değil yüce Başkanım” dedi, içeri girer girmez bizim Büyükşehir
Belediye Başkanı. Ama adam yine de yüzünü bize dönmedi bir süre. İyice bizi
ayakta bekleterek baydıktan sonra, ağır ağır konuştu:
“Anlat
bakalım şeyimin başkanı, Ne var, ne yok?”
Bizim
başkan buz gibi oldu bir anda. İşte her şey olabilirdi ama bunu beklemiyordu.
Olduğu yerde kalakaldı. Bu neydi şimdi? Cevap vermedi, veremedi. Prezident bize
doğru döndü.
“Ooo
bakın kimler de gelmiş, kimler de gelmiş? Şeref verdiler efendim.” diyerek
bizleri tiye aldı. Bu
arada sadece bizim Başkan değil, bizler de hedefe girmişiz anlaşılan. Ben
de ürperdim doğrusu.
“Saygılarımızı
sunarım saygıdeğer başkanımız. Kafanız hep meşgûl tabii. Harnova’yı değil,
sorunlarını seyrediyorsunuz doğal olarak... Tanrı yardımcınız olsun” dedi
bizimki.
“Kes!
Ne var ne yok dedim, cevap vermedin?!” diye bağırdı adam.
“Her
şeyler yolunda saygıdeğer Prezident. Sayenizde hiç bir sorunumuz yok.”
“Eee,
başka, başka?”
Bizim
başkan durakladı:
“Geçen
hafta yeni yaptırdığımız şehir hastanemizi ziyaretinizin birinci ayı
münasebetiyle, yeni doğan ünitesindeki bebelerin ve annelerinin de katılımıyla
bütün Harnova halkıyla beraber bir kutlama yaptık, hatırlarsanız siz de
şereflendirdiniz, onurlandırdınız bizleri...” nefes aldı, Prezident sözünü
kesti.
“Anlaşılan
anlatmayacaksın” yanımdakine bakarak “Sen anlat ulan baş akıl verici?” dedi. Baş
danışman yanımdan adeta inler gibi bir sesle bir şeyler gevelemeye başladı:
“Neyi
kastediyorsunuz saygıdeğer Prezident Başkanım... Anlayamadım?”
“Sen
söyle baş danışmanın baş danışmanı... Yok mu? Üçlü çete ha?...” Atıldım:
“Hayır
ekslansları zaten sayın başkanımız size söylemek istememesinin sebebi olayın
sürpriz olmasındandır. Bunu size gelecek ay olacak doğum gününüzde söylemek
istiyordu. Öyle değil mi sayın Başkanım? Ama sizin her şeyden haberiniz olduğunu
bizler unutmuşuz. Değil mi sayın başkanım?” Yan gözle Belediye Başkanına
baktım. Adamcağız yolda fara yakalanmış tavşan misali apışmış halde bana
bakıyordu. Ne diyordum ben. Ne işi? Ne doğum günü?
“Yaa
öyle idi. Saygıdeğer Prezidentim konuyu saklamıştık ama sizin süper
istihbaratınız... onu küçümsemiş olmakla hata yaptığımızı kabul etmemiz lazım” diye
geveledi. Bana dönmüş gözleriyle “Ne işi lan bu?” demeye çalıştı bir an.
Ben
de öbür yandan Grand Prezident’e bakıyorum.
Prezident’in yüzü yumuşar gibi oldu, eski yanazlığından kurtulmaya
başlamıştı galiba.
“Amigo
senin bu huyun beni öldürüyor” dedi gülerek önce kollarını iki yana açtı. “Sen
ne anasının gözüsün lan. Nereden aklına geldi bu hikâye?” Adam doğrudan bana söylüyordu
bunları.
“Ekselansları
iltifat ediyorsunuz doğrusu...”
“Yok
ulan. Gerçekten yürekten söylüyorum fırlama...” dedi ve bana sıkı sıkı sarıldı,
bir an nefessiz kaldım. Adam benim iki mislim.
O
sırada gözüm bizim başkana takıldı, halâ olduğu yerde duruyor, bana soran
gözlerle bakıyordu. İşin gerçeği ben de gerisini nasıl bağlayacağımı bilmiyordum.
Ekselans neden bahsediyor, en ufak bir fikrim yoktu. Öğrenmeliydim. Hemen zeytin yağı gibi üste çıktım.
“Ekselansları
siz nasıl buldunuz bu olayı? Beklemediğiniz bir şey...” dedim, adam kahkahayı
patlattı. Ekselansları devasa büyüklükteki masasının arkasındaki bordo renkli ceylan
derisi koltuğuna doğru gitti ve kendini koltuğa atarcasına oturdu. Sonra puro
kutusuna uzandı, bir puro çıkarıp, altın kesiciyi eline aldı, ben masasına yaklaşıp
ondan önce çakmağı kaptım ve tetiğine bastım sarı bir alev yükseldi ucundan,
başkana doğru eğildim.
“Müsaadenizle
ekselansları” diyerek çakmağı uzattım. Purosunun ucunu kesiciyle keserken teşekkür
etti.
“Obrigado
meu amigo[1].”
“De
nada vosso exceléncia[2]”
cevap verdim kibarca. Merakla adamın gözlerine bakıyorum acaba ne diyecek diye.
Ama alnının ortasında bitişmiş simsiyah, kalın kaşları dikkatimi dağıtıyordu.
“Ulan
aptal lamalar deniz olmayan bu ülkede deniz taşımacılığı şirketi kurulur mu hem
de ta bilmem ne adasında? Ne taşıyacaksınız, nereden taşıyacaksınız? Nereye?
Önemlisi, böyle bir olaydan benim niye haberim yok?”
Hoop,
bir dakika... bunu ben de bilmiyordum. BB Başkanıma bakarken:
“Sürpriz
ekselansları!” dedim. “Bu soru sana, sen
anlat” diyorum bizim Başkana kaş ve göz işaretlerimle. Başkan şaşkın şaşkın baktı
bana, ama çabuk toparlandı.
“Size
sürpriz olsun istemiştim. Ekselansları... şeyy.. Bu dostlarımız dışarıda
bekleyebilirler mi? Tamann adacığını bilmezler bunlar...” dedi ve sustu.
“Burada
yabancı yok, onlar senin akıldaşların değil mi amigo?... Ulan yeter be
uzatmayın da anlatın öğrenelim” diye yüksek sesle bağırdı. Belediye Başkanımız
birden gidişatı ele aldı. Olayı çözmüşe benziyordu, tilki suratlı Başkanımız. Dikildiğimiz
yerden öne doğru iki, üç adım attı, masaya yanaştı ve laubali edayla ve neşeli
bir sesle:
“Müsaaden
var mı meu comandante[3]?”
dedi ve puro kutusuna uzandı. “Bir puro alabilir miyim?” Prezident şaşırır gibi
olduysa da çabuk toparlandı, eliyle buyur al diye işaret etti.
“Por
favor saldado[4]”
Bunların kendi aralarında Grand Revelucion’dan gelen bir enseye tokat
münasebetleri olduğu hatırıma geliverdi. Bizimki
kutudan puroyu alıp masadaki kesiciye uzandı. Puronun ambalaj jelatinini
masadaki büyük kristal tablaya bırakıp, kesiciyle ucunu kırptıktan sonra ağzına
sokup yaladı, altın kaplama çakmakla puroyu tutuşturdu. İlk dumanda öksürdü.
“Harika
imiş, Havana... Özel imalat” dedi. Bize döndü:
“Dışarıda bekleseniz, nasıl olur baylar?” Biz daha Oval salondan
ayrılmadan Prezident sabırsızlandı.
“Seni
dinliyorum saldado...”
“Bak
amigo! Seninle otuz beş yıllık dostluğumuz var, öyle mi? Senden habersiz bir iş
çevirdim mi şimdiye kadar?”
“Şimdi
yaptın ya?” diye bağırdığını duydum en son kapıdan çıkarken. Biraz ayak
sürüdüm, arkasından ne gelecek diye merak ediyordum. “Tak” diye bir ses geldi
içeriden, yan gözle içeri baktım. President’in tabancası o gül ağacı masanın
üzerine konmuş. Gözlerim yuvalarından dışarı uğradı. Kapıyı hemen usulca
çektim.
O
gün orada bir yarım saat bekledik. Bir süre sonra Özel Teşkilat Masası şefi de ortalıkta
belirdi. Bekleme holünde İspinoza ile sessizce selamlaştılar, yan odaya geçti
uğursuz sıfatlı herif.
“Hoop,
bu herif de neden geldi şimdi?” dedim içimden.
Bir an için endişelendim ama o sırada bizim Başkan Oval ofisin kapısından
alı al, moru mor bir şekilde çıktı. Saygıdeğer Başkan bir kelime bile söylemeden, bekleme salonunu
geçti, önümüzde teşrifatçı ve bina içi güvenlikçileriyle birlikte saray içindeki koridorlardan yürüdü
tabii bizde peşindeyiz. Asansörleri beklemeden merdivenlerden koşarcasına indi
ve aşağıda bekleyen Makam aracına atladı. Bizim binmemizi beklemeden makam
şoförüyle birlikte devam edip gittiler. Bahçede kalakaldık. Başdanışman ve ben
sarayın yan kapısına kadar güvenlikçilerle beraber bir kaç yüz metre yürüdük.
Nizamiyeye selam verip kapıdan yola çıkıp yoldan geçmekte olan bir taksiye el kaldırdık.
Zavallı taksici hemen kapının yanında
zınk diye durdu. Biz taksiye binmek üzereyken baktım şoförün yan camında bir
muhafız beliriverdi. Otomatik silahını ona çevirip arabadan inmesini istedi.
Şoför ne olduğunu anlayamadı ve askere dert anlatmaya başladı ama asker
kafasını kaldırıp olmazlanıyordu. Bu gün ben solumdan mı kalkmıştım acaba? Ben olayı
anlamaya çalışırken Jeton boş kafamda tıngırdadı, Sarayın kapısı yanında durmak
tehlikeli ve yasaktı siviller için. “Hadi!”. Nizamiyeye gidip Nöbetçi subayına
dert anlattık. Baş danışmanla birlikte bir on dakika sonra taksiye doluştuk
tekrar.
Başkandan
yaklaşık bir saat sonra Büyükşehir Belediye Sarayında odamdaydım, karşımda Azro
koltuğa yayılmış beni dinliyordu. Cebinden akıllı telefon ya da tablet pc
benzeri bir ayna çıkardı, eski işlerinde kullandığı programlayıcıydı sanırım.
Ona göz atarken ciddileşti, bana dönüp:
“Başkan
için yarın üzücü bir gün olacak, biliyorsun değil mi Mendi?” deyiverdi sakin
sakin. Şaşırdım:
“Yarın
ne olacak Azro? Neyi bilmeliyim amigo?” diye telaşla sordum.
“Yarın
Başkan trafik kazası geçirecek, Size söylemiştim, değil mi?”
“Ne?
Ne zaman söylemiştin?” Mavi gözlerini açarak panikle konuştu:
“Mendi
işe başladığım gün, hatırlasana...” Ben onu unutmuştum. Patronun da haberi
yoktu. Aklımdan şimdi gidip konuşsam diye düşündüm. Tam yerimden kalktığım
zaman Azro kafamdan geçenleri okumuş olmalı ki, O da kalktı ayağa.
“Bir
faydası olmaz Mendi.” dedi.
“Nasıl
olmazmış. Gitsem desem ki; yarın sakın evden çıkma, desem. O da benim lafımı
dinleyip çıkmazsa böylece trafik kazası olmaz değil mi amigo?”
“Öyle
mi dersin? Yüz yıllardır yazılan tragedyaları bilmez misin? Alın yazınızdan
kaçamazsınız amigo” dedi gülümseyerek. Tepemin tası attı birden.
“Bak,
belki bir sonucu olmaz bunun, ama bu beni rahatlatacak, birader” Biraz
sonra Başkanın özel kalemindeydim. Kızlar beni görünce kıkırdadılar. Teyze
kızına Başkanı sordum, içerde olduğunu ve kimseyi bağlamamamızı tembih ettiğini
ama kimseyi almayın demediğini söyledi. Ben hemen kapıyı tıklattım.
“Kimseyle
görüşmek istemiyorum, defolun lan” diye derinden bir ses geldi. Duymamışlığa
vurdum, kızların itirazına rağmen daldım içeriye. Başkan koca salonda görünmüyordu
ama sesi geliyordu. Dayalı döşeli eşyaların arasından kıvrıla kıvrıla geçip Başkanın
masasını önüne geldim.
“Merhaba
saygıdeğer Başkanım. Ancak gelebildik. Nasılsınız efendim?” diye giriş yaptım.
“Ulan
lama, sana içeri gir diyen oldu mu? Burası koğuş mu?”
“Kusura
bakmayın Başkanım ama sesinizi alamadım, bekledim ses gelmeyince önceki
söylediklerinizi gir dediniz diye anladım içeri daldım. Belki bu günlerde bir
Kulakçıya görünsem iyi olacak. Tanıdığınız iyi bir uzman doktor var mı
Başkanım?”
“Cehenneme
git!”
Duymazlığa
geldim ve konuya kafadan girdim.
“Size
bir şey söylemek istedim. Başkanım şimdi geldiğimizde Azro ile laflıyorduk,
sizin için şey dedi... “Yarın sakın sokağa çıkmasın” dedi Azro.” Durdum
tepkisine bakıyorum adamın. Suratı
ekşidi yüzünü buruşturdu, ve alçak sesle:
“Şaka kaldıracak zaman değil Mendi. Bugün herhalde solumdan kalkmış olmalıyım, zaten dün akşam romu fazla kaçırmıştım bir de üstüne Prezident parmağı tatlısı yedik... Midem artık kaldırmıyor bilader. Azro’nun esprisini kaldıramam. Anladın mı amigo? Şimdi seni de çekemem!”
“Şaka kaldıracak zaman değil Mendi. Bugün herhalde solumdan kalkmış olmalıyım, zaten dün akşam romu fazla kaçırmıştım bir de üstüne Prezident parmağı tatlısı yedik... Midem artık kaldırmıyor bilader. Azro’nun esprisini kaldıramam. Anladın mı amigo? Şimdi seni de çekemem!”
“Başkanım
çiviyi keser söker derler, bilirsiniz. Ofiste bir Kevser var, Can suyu. Bu sizi
kendinize getirir, ne dersiniz?”
“Ulan
anasının yüzüne lamalar tükürsün. Haklısın amigo. Halata tutunacaksan ellerine
tüküreceksin, değil mi? birer kadeh bul şuradan, mini bara bak, ab-u hayat da
olmalı orda...”
Biraz
sonra Başkan, ben ve Azro biraderimiz koltuklara gömülmüş vaziyette oturuyorduk
ellerimizde birer yudumluk kadehlerimiz ve içinde can suyumuz. Masanın üstünde
elmas şişe içinde Kevser suyu ışıklar içinde yanıyordu.
“Bir,
ki, üç!” deyince “Sağlığınıza Başkanım deyip ilk yudumları yuvarladık, bize
Azro’nun gösterdiği şekilde. Bir ateş suyu yemek borusundan aşağı ısıtarak,
yakarak süzüldü. Gözlerimiz gayri ihtiyari kapanmıştı. Açtığımızda bütün
çevremiz eğilip bükülüp hafiften dönüyor gibiydi. Başka bir dünyaya doğru yola
çıkmıştık adeta rengârenk, oturduğumuz yerde denizde yüzer gibiyiz,
sallanıyoruz. Her şey bulanık, net görmeye çalıştıkça başımız dönüyor ve daha
da bulanıklaşıyordu yüzler, eşyalar. Biraz sonra ayaklarımız zeminden kesildi,
adeta uçuyor gibiyiz. Her birimiz birbirimize bakıp, bakıp kendimizi tutamayıp gülüyorduk.
Ne kadar zaman sonraydı bu tütsülü dünyadan gerçeğe döndüğümüzü hatırlamıyorum
ama astral bir yolculuktu adeta. Belki on, belki bir on beş dakikaydı herhalde
müthiş bir canlılık gelmişti hepimize. Başkan bana döndü:
“Mendi,
de..de.. demin sen ba..ba.. bana ne diyor...dunnn?” dedi pelteklikten henüz
kurtulamamış durumda kekeleyerek.
“Ben
değil, Azro’ydu, Azro biraderimiz söylüyordu. “Yarın evden çıkmasın sayın Başkan,
içimde bir sıkıntı var” dediydi” Azro atıldı:
“Yok
öyle değil, trafik kazası geçirecek, dedim amigo” dedi. Buz gibi oldum aniden dönüp
bu “pepino[5]”
kafalı herife ters ters baktım. Başkana döndüm ama o kendi havasındaydı, sanki
duymamış gibi.
“Mendi
bayımmm birer tane da..ha parlatalım haa?” Başkanın ağzı açık kalmış, kulaklarına
kadar yayılmış gitmişti, sözleri yaya yaya konuşuyordu.
“Siz
nasıl istersiniz sayın Başkan?”
Kadehleri
yuvarlayınca kendimizden geçtik yine. Azro ömrümüze bir yarım saat daha
eklendiğini hatırlattı. Benim kafada şimşek çaktı, böyle bir kaç tane daha
içsek Başkanın ömrüne bir faydası olurdu belki de. Ömrü uzar belki de kaza ile
ölmekten kurtulurdu adamcağız. Başkana yeniden içelim diye kadehleri doldurdum
ama içecek hali kalmamıştı. Pırıl pırıl zekâ ve ışıl ışıl gözler artık içemem
diyordu. Azro aklımdan geçenleri fark etmişti.
“Daha
fazlası bunu hasta yapar Mendi. Adam yine gider ama bu sefer başındaki damar çatlamasından gider adamım”
diye güldü.
“Baylar!...
Ben... ben... artık Başkan değilim, biliyor musunuz bay Mendi? Ha? İstifa
ettim ben!” acı acı gülümsüyordu. Donakaldım.
“Hatırlar
mısın bilmem. Yirmi beş sene önce biz uyuşturucu baronlarına ve onların
hükumetine ve de onları destekleyen sömürgecilere karşı ihtilali biz bu adamla
beraber yapmıştık. Bayağı zorlu bir süreçten geçiyorduk. Ormanlarda
bataklıklarda akan kanın hesabını bilmiyorduk. Başlangıçta onlar öndeyken,
yavaş yavaş ibre bize doğru döndü. Yolun burasında onları anlaşmaya çağırdık.
Sen de o zaman araya girdin. Zımba gibi gazeteciydin. “Daha fazla kan akmasın,
anlaşın dedin gazetende yazdığın yazılarınla. Onlara kendi işlerine devam
edeceklerini garantileyin, siz de hükûmeti daha fazla kan dökmeden alın, onlar
da halk için plantasyonlarda iş imkânları yaratsınlar... Ha, hatırladın değil
mi?”
“Ben
onu demek istenememiştim ama sizler öyle anlamışsınız.”
“Tevazuu
bırak, son derece olağanüstü bir fikirdi amigo. Evet, olağan üstüydü. Biz
savaşmaya bunların iktidarını ele geçirsek de bu hain
baronlarla savaşmaya devam edecektik, uyuşturucuyu bitirinceye kadar. Bu da kolay
bir şey değildi, belki de sonsuza kadar sürebilirdi demiştin bir yazında, değil
mi? Bırak
bu unuttum ayaklarını, salak rolü yapma bana, por favor!” Başkan Azro’ya döndü.
“Sen
bu herifi o zamanlar görecektin. Beni anlıyor
musun amigo?”
“Anlamam
mı gerekir Başkan?” Adam haklıydı, pardon melek haklıydı. Ben dahi bunları
neden anlatıyor diye düşünüyordum.
“Sen
iyi misin Başkan? Şimdi bunları neden anlatıyorsun Başkanım?” dedim diye
kızdı..
“Oraya
geliyorum, patlama amigo!” Azro şaşkın şaşkın bakarken kendine geldi, aniden
soruyu patlattı:
“Peki
de sizin yıktığınız düzenle bugünkü düzen arasında ne fark var? Yine uyuşturucu
var, baronları var eskisi gibi. Onların arkadaşlarından oluşan bir hükûmet
başta idi. Şimdi siz varsınız.” Omuzlarını silkti.
“Görünüş
aynı gibi... Ama biz sosyal adaleti getirdik arkadaş” dedi neşe içinde. “Biz
onları görmezden geliyoruz, bazı bazı da tarlalarını yakıyoruz ama o kadar. Onlar halka
iş imkânı sağlıyorlar ve bize vergi veriyorlar %15 e kadar. Her vatandaşa bu
hükûmet 300 papel para veriyor aydan aya... Nerden geliyor bu değirmenin suyu? İşte
böyle amigo.”
Azro
gözlerini dikmiş dikkatle dinliyor bizimkini. Kafasında bir sürü soru
işaretleri oluşuyor, ben bile görebiliyorum, ama sabırla bekliyor.
“İşte sistem bu. Uyuşturucu mu? Ülkemizde halen yasak ve ağır cezası var. en ağırı müebbet hapis cezasını deliler hastanesinde çekmek amigo... Burada hazırlanan uyuşturucu aslında Amerikanya için hazırlanıyor müthiş pazarı var, bunu yaşamayınca anlayamıyorsunuz... İlahi Adalet bu işte. Amerikanya dünyayı kazıklıyor, biz de onları Azro. Bu fikrin babası da işte bu adam!” diyerek beni gösterdi.
“İşte sistem bu. Uyuşturucu mu? Ülkemizde halen yasak ve ağır cezası var. en ağırı müebbet hapis cezasını deliler hastanesinde çekmek amigo... Burada hazırlanan uyuşturucu aslında Amerikanya için hazırlanıyor müthiş pazarı var, bunu yaşamayınca anlayamıyorsunuz... İlahi Adalet bu işte. Amerikanya dünyayı kazıklıyor, biz de onları Azro. Bu fikrin babası da işte bu adam!” diyerek beni gösterdi.
“Bir
tane daha alabilir miyiz Kevser'den?”
“Ben
size tavsiye etmem...” dedi Azro. Pardösüsünün altından dumura uğramış
kanatlarını silkti. Başındaki Indiana Jones şapkası gözlerinin önüne doğru
eğildi. “İnsanlara yaramaz fazlası. Damar çatlamasına yol açabilir...”
“Patron
yarın sen dışarıya çıkma evden!” tekrarlıyorum Başkana.
“Zaten
gidecek yerim de yok Mendi. Fakat eşyalarımı toplayacağım Makam odasından, o
kadar...”
“Siz
yarın onu da bırakın en iyisi. Ben gelir toplarım her şeyinizi... Siz bize n’olduğunu anlatmayacak mısınız
sayın Başkan?” dedim. Suskun ve hüzünlü bir ruh hali çöktü omuzlarından aşağı.
Anlatmakla, anlatmamak arasında bir tereddüt geçirdi. Gözleri buğulanmaya başladı.
“Bana
bugün en iyi arkadaşım silah çekti, siz çıkarken.” Görmüştüm elbette.
“Prezident bugün bana ne yaptı? Bu görevi
bırakmamı istedi. “Ben de; Sizin hakkınızda ya da vatanımla ilgili en ufak bir
yanlışlığım olmuşsa ben şu saniye istifa ederim” dedim Ona. “Ama anlattıklarımı
ve anlatacaklarımı dinlemeden asla olmaz!”
“Geçen
asırdan beridir, Patolonya’da oturmuş, milletlerarası Bankacılık sektöründe adı
geçen bir Bankamız yok. Adı geçmesini bırak, bir Patalonya’lı tüccar ve iş adamlarına, uluslararası bir bankanın desteği olmadan. dışarıda geçerliği olan bir garanti mektubu dahi veremezler, doğru mu Mendi? Bize en yakın bankalar
Brezilya'nın derme çatma bankaları ve onların kefaletleriyle diğer büyük
bankalarla iş yapabilirler. Son enflasyon krizinde bizimkilerin işbirliği yaptıkları bankalar da toz olup gittiler, öyle mi?" Bana döndü:
"Bizimkiler yurt dışındaki işlerde, başka ülkelerden daha fazla faiz ve komisyon verirler her işlemlerinde. Sen benden de iyi bilirsin, yani diğerleri bizi sömürmekteler... Yani ülkeye gelen ithal mallarına büyük paralar ödemekteyiz, paçavra bankalar aracılığıyla.”
"Bizimkiler yurt dışındaki işlerde, başka ülkelerden daha fazla faiz ve komisyon verirler her işlemlerinde. Sen benden de iyi bilirsin, yani diğerleri bizi sömürmekteler... Yani ülkeye gelen ithal mallarına büyük paralar ödemekteyiz, paçavra bankalar aracılığıyla.”
“Bunu
bir kaç defa Prezidente açmamıza rağmen, adamın danışma kurulu aklı ermeyen eski
milislerden kurulu olduğundan bu işle ilgili harekete geçmeyi reddettiler,
çünkü korktular! Akıllarının almadığı şeylerdi bu finans konuları. Bankacılar
şeytanın çığırtkanlarıydı, onlara göre...” sesi yüksek perdeden çıkmaya
başlamıştı. Parmağımla sus işareti yapmama rağmen bizimki elini salladı havada,
boş ver gibisine... Adam bal gibi haklı ama yaptıkları neyse Prezidenti oldukça kızdırmış
olmalıydı.
“Adam
bana silah çekti, gördünüz mü?” Ses yok ben de. “Görmediniz mi?” kafamı
salladım hayır anlamında. “Beni güya korkutmak istedi...”
“Parabellum
1919 Mauser makaralı, bir faşist Alman silahı.” Sustu.
“Benim
akrabalarımla beraber defolup gitmemi söyledi Belediye’den. Halbuki onlar da
ihtilâl sırasında eski faşistleri kovmak için bizler kadar canlarını ortaya
koymuşlardı” dedi. Alçak sesle, adeta mırıldanır gibi konuştu BB Başkanı.
“Ben
kendimden değil bu insanlara bir kötülük gelmesinden panikledim Mendi... Boş
bir kağıda imzamı attım, üstüne istifa ettim diye el yazımla yazdım.” Sustu ama
içini çekerek tekrar devam etti.
“Onlar
beni korkutamazlar! Ben dava adamıyım, buraya gelişim tesadüf değildir,
bilesiniz. Hak ettiğim için BB Başkanı oldum.” Azro’ya baktı.
Azro
gayet sakin bir sesle tane tane konuştu.
“Bak
Başkan, lütfen bu adamın senden neden bu kadar yüz çevirdiğini anlat bize” dedi
oturduğu koltukta doğrulurken. Ben de başımı salladım, katılıyorum anlamında.
Aralarındaki olayın bu kadar uzamasından ben de huylandım. Bir ürperti sırtımı
yokladı.
“Sayın
başkanım, olayın içeriğini bilirsek belki bir yardımımız dokunabilir” dedim.
“Siz giderseniz biz de kalamayız, öyle değil mi Azro? Olay bu senhor[6]” dedim.
Başkan bir küfür salladı:
“Bana
bu olandan neden benim haberim yok, diye soruyordu. Olan da şu, Bankacılıların
şikayeti olan uluslararası silik, cari olmayan bankacılıktan kurtulup, saygın ve tanınmış bankacılığa adım atmanın
yolunu yapmaya çalıştık” dedi. Pek anlayamamıştım ama ilgim giderek artıyordu:
“Eee?”
“Sen
de tanırsın benim bir Banka müdürü arkadaşım var, senin de olduğun bir toplantıda bu düşünceyi dile getirmiştik,
hatırladın mı? O ve ben şu meşhur Tamann
adasında bir şirket kuralım, yasal olsun diye yola çıktık. Son yıllarda
uluslararası bankaların verdikleri kredilerin üzerine uyguladıkları vahşi libor[7] artı
faizleriyle bu ülkeden çaldıkları pezosların ağır faturasını sen benden daha
iyi bilirsin “ durakladı.
“Öyle
ya Baronların ellerini kollarını sallayarak dolaştığı ülkeye kim para transfer
eder ki; korkunç faizlerle kredi açılır ancak. “
“İşte
o sebeple Tamann adasında onların yasalarına göre, yüz bin dolarlık bir uluslararası
taşımacılık şirketi kurduk, adı Patalanta... Liberya’dan hurda bir kosteri
şirketin üstüne satın aldık 70 bin dolara. 30 bin dolara bakım
yapıldı, boyattık. Bankacı arkadaş gitti gördü, pırıl pırıl olmuş. Aradan bir ay geçince
bizim buradaki yerli şirketimiz olan Harmonia bu kosteri 5 milyon dolara satın
aldı. Dün de parasını Brezilya bankaları üzerinden Tamann adasına transfer
etmiştik. Yani şimdi orada yasal beş milyon dolarımız var. ” dedi.
“Bu
operasyonda Başkan yok mu?”
“Harmonia
da en büyük hissedar O. Harmonia da oradaki Patalanta şirketinin yüzde yetmiş
beşinin sahibi. Kazanç, ortakların ve uluslararası finans sularına açılacak olan milli bankaların olacak. Bugün bana kızdı,
hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi. Hareketin benim tarafımdan yönetilmesini
hazmedememiş olmalı. Halbuki bu Harmonia sadece bu iş için kurulmuş bir
şirketti fi tarihinde” diye mırıldandı. Azro sohbetten sıkıldı, esnedi,
yerinden kalkıp o kadınsı sesiyle:
“Bana
müsaade, benim anladığım konulara gelince beni uyarın” dedi. “Ama aklımdaki
soru şu baylar, Şimdi bizim durumumuz n’olacak? dedi.
Biz
Başkanımla birbirimize baktık. Asıl soru buydu. “Bundan sonra ne olacak?” diye aklıma
geliyordu ki sonucu benim içinde hiç hayırlı olmayacaktı. Başkan istifa etmişti, tanıdık ve akrabaların da
en yakın zamanda buradan ayrılacakları ufukta görünüyordu.
“Şimdi
bir tane daha can suyu içer miyiz?” diye bizi heveslendirdi bu can arkadaş.
Bazen onu tanıyamıyorum. Acaba, diyorum içimden bu sıcak, bu sempatik, bu sevecen
adam, nasıl insanların canını alan Azrail olabilir? Olamaz. “Bence de” diyorum
arkasından. İnsanların ruhlarını burunlarından zahmetsizce alırmış, kendi
ifadesine göre.
“Hiiç”
dedi Başkan. “Ben buradan köyüme döneceğim müsaade ederlerse.... Siz en son
raddeye kadar ayağınızı dışarı atmayın. Ama üstünüze gelirlerse çok fazla da
uzatmayın, hakkımız, hukukumuz diyerek ortaya atılmayın pişman olursunuz... Kanunlara
uygun olarak mahkeme edip kanunlara
uygun hakimler marifetiyle yasal olarak asarlar sizi...” diye bizim patronumuz
durumu açıklıkla ortaya koydu kısaca. Biz adamın kaza geçireceğini unutup,
kendi derdimize düşmüştük.
“Sen
yine de yarın sokağa çıkma tamam mı amigo? Söz mü?”
“Söz
amigo. Böyle osuruktan bir ölüm bana yakışmaz. Azro dediyse bir bildiği vardır”
diye söz de verdi.
Ertesi
sabah geç bir saatte uyandım. Gece kötü kötü rüyalar görüp, doğru dürüst
uyuyamamıştım. Polisle uğraşmıştım sabah kadar... Evin kapısına kadar beni
götürmeye geliyorlardı. Ben de üçüncü kattan aşağıya atlıyordum ve bir bahçe
de buluyordum kendimi. Başkanın köydeki eviymiş ama kendisi ortada yok. Evin
içinde onu ararken kapı çalınıyor. Açıyorum karşımda teşkilatı mahsusadan
uğursuz suratlı Salvatore, tutuklamaya değil ekselanslarının beni Sarayda
beklediğini söylemeye gelmiş, gülerek. O
kayboluyor, İspinoza peydahlanıyor bana aynı şeyleri söylüyor. Elim ayağıma
dolanıyor, o an uyanıyorum, heyecan içindeyim. Yatıyorum, ama daldığımda
kaldığı yerden başlıyor bu karabasan.
Sabah
zor bela elektrik süpürgesi sesiyle uyandırıldım. Karım evde temizlik
yapacağından evi terk etmemi istiyordu benden. Birden aklıma dünkü olaylar
geldi. Çalışmak için daireye gitmeme gerek kalmamıştı artık. Sonra da BB
Başkanının bugün kaza geçireceğini hatırladım. Hemen toparlanıp Başkanın evine
gitmeye karar verdim. Bugün yanında durup evden ayrılmasına mani olmaya ve şu
mutlak kaderde yazılı olan kaza ile ölmesini atlatmak kararındaydım. Alelacele
hazırlanıp evden fırladım, Benim çamaşır makinası benzeri Tata ile trafiğe
karıştım. Dura kalka, korna basa basa, tıngır mıngır bir şekilde Başkanın
bahçeli evinin bulunduğu bulvara kadar çıktım. İşte şimdi lamaların düğününe
katılmıştım, bizim orda öyle derler, kıyamet kopuyordu sanki. Adım adım bile yürümüyordu
araçlar. Ortalık ana baba günü olmuş, trafik tıkanmış bir halde bekliyoruz. İçime
sıkıntılar bastı, “Bunda olağan dışı bir şeyler var” dedim. Arabayı olduğu yerde
bırakıp, arkamdaki kornalara aldırmadan, eve doğru koştum.
Evet,
geç kalmıştım. Beyaz arabayı görünce başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Bu O
olmalıydı. Kaza yeni olmuş ambulans henüz gelmemişti. Kalabalığı yararak
kamyonun ön tekerleği altında kalan arabayı ve direksiyondan yana doğru kaykılmış adamı görebildim. Otomobil, Başkanın
1965 model beyaz renkli Mercedes’iydi, direksiyona Başkan kendi geçmişti.
Kamyonun tekerleği arabanın üstüne çıkmış gibiydi. Ön kapının bağlı olduğu
direk içeri doğru göçmüş ama kapı formunu muhafaza eder gibi görünüyor ve sanki
açılacak gibi duruyordu. Ama kapının koluna asılınca hiç te kolay olmadığını
anladım. Asıldım, asıldım açılmadı, açamıyordum. İçerideki adam görebildiğim
kadarıyla yan cama kafasını çarptıktan sonra,
ki camda kan lekeleri vardı, yan koltuğa doğru devrilmiş ama göğsü halâ hafif
hafif kalkıp iniyordu. Yani henüz yaşıyordu. Hastaneye götürebilirsek belki yaşatabilirlerdi
adamı. Paniğe kapıldım. Çevreden yardım istedim, bir kaç kişi daha gelip
denediler, hatta adamın biri kazayı yapan kamyondan bulduğu bir demir levyeyi
kapı ile ön direk arasında bir parmak kadar açılmış aralıktan sokarak
kanırtmaya çalıştı, tekrar tekrar denedik ama olmadı, camını kırmaya çalıştık ama boşunaydı, cam çatlar
gibi oldu ama kırılıp dağılmadı. Kapı da kımıldamadı. İçeride kendinden geçmiş
adamın halâ belli belirsiz nefesini alıp verdiğini fark ediyordum. Çaresizlikten
etraftakilere küfürler yağdırıyordum ama nafile. Başkana ulaşamadık. Uzaktan
buraya gelmeye çalışan cankurtaranın sesini duyuyordum. Çatlamış ama dağılmamış
ön cama levyeyle vurmaya başlamıştım bir hırsla. Düşüncem mi? Önceleri
düşünmüyordum ama sonra ön camı kırıp oradan içeri girebilmek ve zavallı adama
yardım edebilmek kararını vermiştim. Vurmaya ara verdiğimde hırsımdan
ağlıyordum. O sırada kapı durup dururken “tak” dedi kendiliğinden gıcırdayarak
açılıverdi. Sonunda kapıyı açıp Başkana ulaşmıştım ama göğsü inip kalkmıyordu.
Göğsünü dinledim, bir şey duyamadım, artık kalbi durmuş nefes almıyordu adam.
Halâ cankurtaranın sesini duyuyordum. Kapı ardına kadar açık, ben onun önünde
diz çökmüş duruyorken, Başkan bir ölüydü kaldırılmayı bekleyen. O sırada beyaz
önlükler içinde bir hemşire ve bir sağlıkçı belirdi yanımda.
Kalabalıktan
geriye çekildim, ruhen çökmüştüm. O sırada kalabalık arasında sakin sakin duran
Azraili gördüm, yine fötr şapkası ve krem renkli pardösüsüyle, elleri cebinde
seyrediyordu.
“Sen
de burada mıydın?”Azro başını salladı.
“Senin
işin miydi bu?”
“Hayır,
artık ben o işlere bakmıyorum, biliyorsun Mendi...”
“Neden
mani olmadın evden dışarı çıkmasına? Neden evden çıktı bu? Bize söz vermişti
güya” dedim.
“Sabah
yanındaydım. Gizliden gizliye. Dışarı çıkmaya niyeti yoktu, gazeteleri okurken
kahvaltıda, telefon geldi Saray’dan. İspinoza aramış. Prezident’in acilen kendisiyle
görüşmek istediğini söylemiş. Hemen masadan kalkıp romunu da kahvaltısını da
yarım bıraktı. Heyecanla hazırlandı. O sırada göz göze geldik, şaşırdı ama bana
“Gitmem lazım, Ekselans benim
dediklerimi bu akşam anlamış olmalı, değilse bile yeniden anlatır, ikna ederim bu
yapılanların doğru olduğuna” dedi.
Yardımcı kadın şoförü isteyip istemediğini sordu, Patron istemedi. Şoför
arabayı kapıya getirip indi, direksiyona patron geçti ” Azro soğukkanlılıkla
anlatıyordu.
“Bu
trafikte nasıl caddeye çıkabilir ki?”
“Kaldırımda
bir trafik polisi vardı trafiği durdurup buna geç işareti verdi.”
“O
herif nerde şimdi?” Bakındık herhangi bir polis göremedik civarda.
“Bu
Desoto kamyonun nereden çıktığını bilmiyorum, farkında değilim, ama arabaya hiç
fren yapmadan bindirdi, içinde de esmer genç bir adam vardı, çıkar çıkmaz korkuyla
koşarak kaçtı, amigo.”
“Tam
bir tertip bu... Bu yavaşlıkla akan bir trafikte, Mercedes’in üstüne çıkacak
hızı ancak onu görür görmez gazlayarak yapmış olmalı o piç kurusu. Her şey
ayarlanmış” dedim. Azro da başını salladı.
“Kaçınılmaz
son bu...”
“Kapıyı
açabilseydim Onu kurtarabilirdik Azro!” dedim ama aynı anda “Belki de böylesi
onun için daha iyi” diye geçirdim aklımdan.
“O
yaşarken sen kapıyı zorladın, zorladın ama açamadın, Mendi?” durdu ve ekledi: “Sonra
kapı durup dururken kendiliğinden açıldı, değil mi? Gerekenin olması beklendi,
diye düşün!” dedi.
Azrail’in
beyazımsı yüzündeki mavi gözleri kısıldı, dudakları yukarı doğru kıvrıldı, bana
bakarak alaycı bir gülüşle gülümsedi. O anda kafamda bir şimşek çaktı ve yurt
dışına gitmem gerektiğini bir daha düşünmemin zamanı geldiğine karar verdim.
Sadık
Mercangöz Bağlıca, Ankara, 3 Ocak
2019 02:35
D: 8 Ocak 2019
13:00
Bravo Sadık... ! Mabruk..!
YanıtlaSil