Web Sitesi hikâyesi II

ALBÜM İÇERİĞİNDE ŞAZİMENT

 
Günlerden bir gün, bu arkadaş grubunun yaşanmışlıklarını toparlayalım, bir Anı kitapcığı ki şimdi biz ona ALBÜM diyoruz, oluşturup bir WEB SİTESİ içinde sunalım diyoruz, diye ortaya çıkanlar oldu. Bir seyahat sırasında aklımızda parıldayan bu fikir, alkış, ıslık, şamata, kıyamet, kabul gördü. Başlandı gibi oldu. Arkadaşlarımızdan biri bu Turgut oluyor elektronik postada grup ortamına gelen kayda değer yazı ve mektupları gönüllü olarak gönderenlerin hane dosyalarına istiflemeye başladı. bir sene de böyle yuvarlandı, hadi arkadaşlar pamuk elleriniz cebe dendi, ona da katılanlar yada sallayanlar oldu ama böylece üzerinden üç yıl geçti. Nihayetinde içi balla dolu bir sepet kovan inşa edeceğiz, yani benim benzetmem buydu, siz başka bir şeye benzetebilirsiniz mesela bir Angara armutuna ya da 60lı yaşlardan sonra aklımıza geldiği için içi geçmiş sakız kabağına, Ama oldu olacak derken düşündük ne çok seneler geçti.

Nihayet bu yıl içinde tamamlanma safhasına geldi.

Ne kadar samimi olursanız olun kişilerin özellerine girmeden yani teğet geçerek,  ortak anıları anlatabilmek, suya sabuna dokunmadan anlatabilmek, bilen bilir,  bir hayli zordur. Eşek arılarına yakalanmadan sepetimize bal koymanın bir yolu da, sizin uygun bir sepeti bir yere bırakıp içine de biraz şekerli su koyup arıların sizin sepetinize gelmelerini beklemektir. Kısaca o yaşanmışlıkları onu yaşayanlara yani belli bir zaman diliminde bu çatı altında yaşayanlara anlattırabilmektir. Herkes olayların farklı yönlerini anlatacaktır diye umuyordum, en azından benim beklentim buydu.

Öğleden sonra bilgisayarımın başındayım, çok anlamam ama anlarmış gibi yaparım. Bu alette hesap yapar, sunum yapar, yazı yazar ve saklarım, hatta bazan da öyle saklarım ki avuç içi kadar yerde bulamam.  Bir telaştır başlar, bazen bulurum, bazen de buharlamıştır, çöp kutularına bile bakarım. Ama yok olmuştur. Kimse bulamaz ama bizim  bulamadıklarımızı adı lazım değil malûm teknik adamlar, kişilerin bilgisayarlarında silinmiş yazılarında hayallerinden bile geçirmedikleri seyleri bularak o kişilere hayatı zehretmişlerdi. Bizden uzak olsunlar.. Neyse...İşte bu yönümle işin teknik takip kısmını bana bırakmışlardı. Eee tabii altmışında bilgisayar öğreneni, yetmişliklerin kurmaya çalıştığı web sitesinin teknik emekçisi yaparlar.

Bu mütevazi Albüm aslında okulumuzun Mimarlık Fakültesi çatısı altında 1967 ilâ 1978 yılları arasında mezun olanların, bu ortam ve ARCH, CP ve ID bölümlerinde ortak yaşanmışlıkların bir öyküsünü kayıt altına almak ve Internet ortamında yayınlamak diye başlamıştı işler. 

 Albüm hazırlanacaktı da nasıl olacaktı?

Ben site yapımına katılmadan önce, Albüm hazırlama işini önce ortaya atarak erkenden hazırlıklara başlayan, mektuplaşma grubunun moderatörü Bodrum’lu Ahmet diyelim, bir taraftan ununu elemiş eleğini de duvara asmış ve şimdi dünya telaşından uzak, kendi kovuklarına sığınmış günlük hayattan uzaklaşmış eski mezunların posta adreslerini polisiye metotlar ve, teknik takip[1] kullanarak bulup onları gruba katarken, diğer taraftan  da Okulun KK İşlerinden  elde ettiği -nasıl diye sormayınız,- Mezunların listelerinde kendi ismini dahi bulamayınca, bu listeleri düzeltiyordu.

Bu listeler karışmış ki ne karışmak, isterseniz okulun kapısından bile geçmemiş birisini 3.00 ortalamayla istediği bölümden mezun bile edebilirsiniz, öylesine  yani... Bu kargaşa içindeki listeleri düzenlerken en doğrusu, “Hocam listeleri ekte sunuyoruz, siz kayıtlarınızı  gözden geçirin hatta tanıdıklarınızı da araştırın, noksan ve, veya hatalı olanları bize blldirin düzeltelim” metodu idi.

Bodrumlu Ahmet aldığı part tayım yardımlara rağmen sürmenaja çeyrek kala ben  atılmışım, yardım edeyim diye, “El birliğiyle çabuk yaparız” demişim. Ve mezunlarımızın sağlıklı listelerini hazırlamak işini üzerime bir hevesle almışım. Son zamanlarında yorulsam da bu yaşlarda bir işe yarar olmaktan övünç duyduğumu itiraf etmeliyim. Listeleri defalarca düzenleyerek, kontrol için mail ortamına servis edip başlangıçta mükerrer isimlerle dolu yedi yüz civarındaki listemizi, mükerrer girişlerden kurtardıktan sonra, gelen ilavelerle sonunda sekiz yüz küsûrlara yükselttik.  Bu iş yola devam ederken  grupta Albüm sitemize konacak AD ve AMBLEM seçimi heyecanı yarattık, YSK Başkanımız Hacı Saim denetiminde yaptığımız seçim sonunda neyse Allah kabul etsin bir Ad ve logo bulduk.

İkinci safhada dedik ki “Ey millet, siteye katkı koymanızı bekliyoruz. Şu adrese bir  yüz görümlük gaymenizi[2] gönderin, bu motor da su yakmıyor” dedik. “Şu adrese de  genç ve yaşlı kelle fotolarınızı gönderiniz ki sizi okuldan bilenler, ya gençlik fotonuzdan ya da nur yüzlü ahir zaman fotolarınızdan tanıyarak, “Vay anasına be! Adam neydi ne olmuş, ya da vaktiyle ne güzel kızdı bu vah, vah Valide sultana dönmüş diyecekler” dedik. “Onun için tanımayanları da ürkütmeyecek en güzel, en yakışıklı ve de sağlıklı kelle fotolarınızı ve de anılarınızı şu adrese gönderin” dedik. Sağ olsunlar dediklerimizi harfiyen yaptılar?!

Paraları Turgut Reisin şahsi banka hesabına, resim ve anıları Bodrumlu Ahmet hocanın özel adresine gönderdiler. Şahsi hesabındaki paralar arttıkça Turgut Reis’ içinden "Ben bu parayı Malta’da ezerim" demeğe başladı. Kendisini itidale davet ettik. “Gidilecekse hep birlikte gideriz ulen” dedik. “Tekne yaptıracaksan Malta küt kafaları yerine, işte Bodrum guletleri Reis” dedik. Israr etmedi.

Tabii bu arada üç yıl kullanmak üzere ALAN ADI aldık. Sitenin görünen yüzünün taslağı hazırlandı, mönü ve alt seçenekler tasarlandı vs. Böylece kör topal giderken bir gün önümüze Hızır çıkıverdi. Sıra geldi www.metuarche rs.com sitesinin hazırlanmasına.

Ben bu eğlenceli hazırlık safhasını diğerlerine sormadan, hikâye etmeye, hazırlayacağımız Albümün öyküsünü yazmaya karar verdim. Şimdi diğerlerine sorsam üç NATO MİMAR kafadan üç çarpı on üzeri üç  fikir çıkar, sorduğunuza pişman ederler, sormadan başlayacağım dedim.

Nasıl başlayayım yazmaya? Bir Akbaba[3] dergisi hikâyesi gibi mi olsun Ya da bir Mayk Hammer[4] episodu yazacak Mickey Spillane’nin yaptığı gibi mi?

Başımdaki fötr ile karanlık ofisime  girer, eskimiş masa lambasının ipini çeker, lambayı yakar, yayılan sarımtırak ışıkta fötrümü ayaklı askılığa doğru savurduktan sonra, çeketimi çıkarıp sandalyenin arkasına asar, kravatımı söker, yakamı açar, gömlek kollarımı sıvar, sonra  masanın üzerinde boynu bükük kısmetini beklemekte olan, hayatımı zehir eden 1940 model daktiloma düşmanca bakarken, kırık sandalyeye dikkatle oturup, masamın üstündeki kargaşa içinde beni beklemekte olan kağıtların arasından temiz bir sayfayı şaryoma takar ileri, geri çevirerek onu makinaya yerleştirirdim.

Kağıt bana ben ona bakarız bir süre. İlk tuşlara kuvvetle vurur neticesine bakardım. Ortaya bir başlık: “BİR WEB SİTESİ HİKÂYESİ”. Tabii eskimiş şeridi, kimbilir kaçıncı kez arkaya doğru sarar, içinde bir miktar kaldığını sandığım mürekkebi denk getirdiğimi umarak başlığın altına “Polisiye Hikâyesi” diye tuşlara dövercesine basardım. Masadaki, kültablamda  izmaritler ve  gri mavi dumanı yukarı doğru düzgün bir şekilde yükselen yeni yakılmış bir sigara mutlaka olurdu. Siyah masaüstü çevirmeli telefonum mutlaka bu zamanda bütün apartmanın duyacağı şekilde çalardı. Fiyakalı bir şekilde alırdım elime kara haberciyi ve kulağıma götürdüm.

“Hammer...” Mutlaka buğulu bir kadın sesi kulağıma fısıldardı:

“Bana yadım edin lütfen. Kuzey Park yolu no 124.” Cart telefon kesilirdi.

Hadi bakalım ben müneccim miyim ne olduğunu bileyim. Ama uzun boylu sarışın bir kadının zorda olduğunu bilmek için müneccim başı olmaya gerek yok ki. Koltuğumun altındaki Colt’umu yoklar, sandalyenin arkasından ceketimi, askılıktan fötrümü kaptığım gibi caddeye düşerdim. O zamanlar hayat pahalı, ben bu büroyu yeni açmışım, meteliğe kurşun atıyorum, elbette arabam yok! NY Yellow Taksi Cab’leri meşhur, bir ıslık ile ne kadar geçmekte olan taksi varsa “Hammer abim bu!” der,  frene asılırlardı, diye başlardı Kemal Tahir üstad, Mayk Hammer düzmece öykülerine.

Benim yazmaya çalışacağım bu kadar heyecanlı değil ki, sıkıcı bir olay. Ama usta bir yazar gibi biraz ondan biraz şundan, illa da isot koymalıyım ki Renkli Türkçe Sinemaskop olsun.

Dediğimiz gibi anı ve resimlerinizi “Şo” adrese dedikten sonra çeşitli vesilelerle de tekrar ettik adresi ki anılar resimler genel mail yazışmaları arasında kaybolup gitmesin diye.  Bazen yine de bulanık suya atılan yazı ve fotoları yakalayıp  ayıklama görevi Ahmet ustaya kalıyordu, Öyle ki listeye koymak için istediğimiz kelle fotolarını, Ahmet usta mesela bir nişan resminden veya başka bir grup resminden keserek çıkartıyordu. Dört, beş ay boyunca 7/24 çalışmak zorunda kaldı zavallı. Sonunda Bakırköy’e yatırdık.

Arada sırada yazısız çizisiz fotolar gönderildi. “Ahmet usta sen bunlardan seçersin” dendiği zamanlar oldu. Hatta gençlik fotoğrafı diye sünnet fotolarını yada dört beş yaşındaki çocukluk fotolarını gönderenler vardı. İtiraz etmeden kendi sayfalarına konacağını saf saf bekleyenler oldu.

Fotoğrafın birinin  arkasında ”Teşrin-i Evvel 1341 Sünnetini yerine getirdik, mürüvvetini görmekte nasip olur inşallah... Yumurtanın sarısı, Gitti çükün yarısı” diye eski yazıyla not var onu yazalım diye istekte bulunan biri de oldu.

Ulan hesap kitap yaptık “Bu senin sünnet resmin değil galiba kardeş, babanın olmasın?” dedik. Tabii biz babaları almıyoruz Albüme dedik, zar zor ikna oldu. Bir rivayete göre bizim Ahmet başında pampers kalpağıyla elinde bu sünnet resmiyle bürosunda ana avrat küfrederek volta atarken bile görülmüştü.

Bunları düşündüğüm sırada masamın üzerinde yüzü koyun yatan cep telefonum  hafif hafif “İzmir’in Dağlarını” çalmaya başladı. Bu marş da anlayana tabii. Kahveci çırağı camlı kapıyı teklifsizce açtı, kafasını uzattı:

“Usta kahveni getireyim mi? Marşı duyunca Paşamın burada olduğunu anladım” dedi. Bu da bizim katın çaycısı, emektar Tahsin’in oğlu. Başımı salladım evet anlamında. Uzadı hemen. Bu arada Tahsin diye Macit kardeşimizin de yaşlı ve ehl-i keyf bir kedisi var, tekir kuyruğunu görür gibi oldum, masanın altından. Telefon durduğu yerden cırlamaya devam ediyordu. “Bu saatte, hayırdır?”

Telefona baktım tanımadığım bir numara. Genelde cevaplamam ama bir merak işte. Cevap vermeyecektim ama alışkanlıkla açtım. Bir hanım efendi, ses frapan, birden çınladı kulağımda.

“Merhaba Necmi beyle mi görüşüyorum?”

“Buyrun ben Necmi.”

“Ben Şaziment, hatırlayabildin mi?” Loş odada başımı salladım sanki karşı taraftaki görecek gibi . Hayırdır inşaallah, kim bu ya? Düşünüyorum yok çıkmıyor. Susuyorum tabii.

“Şimdi unutulduk mu kız? Biraz daha düşün bakalım.”

“Hanımefendi şu anda bir toplantıya gireceğim, müsaade eder misiniz?” Telefonda şuh bir kahkaha ile kıkırdama fingirdeme arasında

 “Lan Nohut Neco, Ben çarpık ulan, çarr pık. Az mı arkamda dolaşmıştın ulan, hatırlasana!” demesiyle toparlandım. Vay canına! Bizim lisedeki 1123 Şaziment Olgunca bu!

“Haa şimdi  hatırladım, Şaziment hanımcım. Merhaba. Nasılsınız efendim? Bunca yıldan sonra harika bir hafızanız var. Valla malûm hafıza kaybı bu yaşlarda hepimizde var. Affedersiniz. İlk anda şey ettiremedim.”

 “Bırak lan şu sizli bizli konuşmayı. Be a man, my son. Eski bir arkadaşını  telefonda böyle mi karşılarsın oğlum? Nasılsın, ne var ne yok demez misin?”

“Haklısın ne söylesen. Şaşkınlıktan işte” diye kıvırttım. Bir kahkaha attı. Ben yavaş yavaş su kaynatmaya başlamıştım ama O muhabeti uzatmaya niyetli. Çarpık Şazi ki lisedeki adı buydu:

“Biliyorsun liseyi bir türlü bitiremeyince  beni   zorla Amerikaya götürdü babamgil”  Bilmez miyim? Son gün öncesi Büyük Sinemada, başını omuzuma dayayıp ağlamıştı kızcağız da zor teselli etmiştim. Zaten abisi izbandut Hüsnü’den saklanarak gelmişiz sinemaya, kız hıçkırdıkça sinemada seyrek de olsa bütün kafalar bize dönmüş bakıyorlardı, zor kaçmıştık salondan. “Hatırlamz mıyım? Ben de çok üzülmüştüm” dedim.

“Zorla gittim Amerika’ya. Benim ki tam bir beyin göçüydü, göçürttüler beni, bildiğin gibi, önce Springfield collage, sonra Hamstbed School of Health etc etc. İstemediğim halde sağlıkçı oldum annadın mı?  Bütün bu yıllarda üzüntüden iki gözüm iki musluk oldu oğlum. Ama  sen beni hiç aramadın Neco. Bu arkadaşın oralarda ne yaptı ne işledi, ne yedi, ne içti? Hiç mi hiç sormadın aşkolsun.”

“Şey Şaziment hanımcım, o zamanlar hepimzin toy zamanlarımızdı. Bulutlarda  gezerdik di mi? Ama  Amerika ufukların da ötesinde bi yerdi o tarihlerde. Nasıl haberleşecektik ki? Yerin yurdun belli değildi. Telefon ise daha icat edilmemiş miydi ne? Öyle ya sordukları zaman telefonu kim buldu diye uzunca bir süre Özal demiştim. Ne bileyim?  Ben liseye başlarken ailece telefona yazılmıştık PTT den, uzun zaman bekledikten sonra, üniversiteyi bitirirken bayram havasında kutlamıştık bağlanışını. İnsanlık tarihindeki ateşin bulunuşu kadar önemli bir olaydı o günlerde...”

Çok iyi hatırlarım, o gün telefoncular kapıdan çıkar çıkmaz bütün aile koşarak telefonun başına geçmiş ve ahizeyi kaldırıp, bağlandı da  sinyal geliyor mu diye hepimiz ayrı ayrı muayyeneden geçirmiştik, o geldi gözümün önüne. Tabii hüsrandı. Sonraki günlerde ise sinyal vardı ama zil çalmıyordu. Çalacak diye beklerdik ama mahallede herhalde bizden başka evde telefon yoktu ki nasıl çalsındı. Bizim valide, günlerinde bizim numarayı tanıdıklarına verirmiş, ben de samimi olduğum mahalleden çocuklara, kardeşim de kendi arkadaşlarına  verirmiş. Birgün benim de evde olduğum bir saatte çaldı mübarek, koridorda dururdu, herkese eşit mesafede olsun diye, ben gidene kadar bizim valide mutfaktan erişmiş, üstündeki dantelli örtüyü itinayla katlayarak kaldırmış ahizeyi kulağına götürmüştü bile.

“Ne o Neco sustun değil mi? Boşver oğlum  olan oldu, geçti gitti bile.” dedi sesinde biraz sitem sezdim. “Aldırma.. Nasılsın şimdi?” diye sordu.

”Ya sen nasılsın Şaziment hanımcım?”

“Yahu bırak şu hanımefendi ağızlarını? Ben kim hanımefendilik kim?”

“Estağfurullah” Telefonda bana kızdı bağırdı. Çattık ha. Kahveci çırağı kahvemi masama bıraktı, karşımda dikilmiş, beni dinliyordu. Kaş göz işareti yapıyorum gitsin diye hareket yok velette.

“Yeter lan! Kibarlığı bırak oğlum. Anlat bana bunca yıldır Na’ptın? Bunca yıldan sonra nerden çıktı bu kadın demedin mi oğlum? ”  Ulan aklımı okuyor bu deli.

“Estağfurullah demeyi bırak. Neden aradığımı merak etmiyor musun?”

 

Taksi sert bir frenle bir apartmanın önünde durdu. Zenci şoför bana döndü, sırıtarak, “Geldik sör” dedi.  Cep telefonumdaki ses uçup gitmişti kulağımdan. Daktiloda Mayk Hammer’e devam ediyorum.

“8 dolar 45 sent sör” diye parmağıyla taksimetreyi gösteriyordu.“Beklememi ister misiniz?” Açık duran pencereden parmaklarımın arasındaki onluğu uzatırken; “Bana bir dolar toka et. Bekleme git!” dedim.

“Teşekkürler sör!” demesiyle hırsız herif para üstünü vermeden dodge’u şaha kaldırdı ve pati çekerek, bastı gitti.  Gecenin karanlığında boktan beş katlı bir eski apartmanın önündeyim.

”Oğlum, burasının 124 numara olduğu ne malum? Hangi daire olduğu nasıl bileceğim?  Sen üçüncü kata topukla aslanım!” Taksiden indiğimde görmüştüm, yalnız o katta ışık yanıyordu. Sokak kapısı aralıktı, maymuncuğa gerek kalmadı. Merdivenlerden uçarak üçüncü kata ulaştım. Koridor lambası çat dedi söndü. Karanlıkta altından  ışık sızan kapıya doğru el yordamıyla yaklaşıp sırtımı duvara verip tıklattım. O anda içeride şangırtıyla karışık bir gürültü duyuldu.  Coltu sağ elimle tarttıktan sonra kapıya doğru bir bizonu yere yıkacak hamlemi yaptım. Kapı çatırdayarak ardına dek açıldı ve ben salonun ortasına daldım.

“Ohaa koca öküz” dedi, bir şuh kadın sesi arkamdan. Baktım duvara yaslanmış uzun boylu tuvalet giymiş bir kadın.

“Lan oğlum, kapıyı çaldın bekle de açalım. Bu ne şimdi?” Kırık kapıyı gösteriyordu bana. “At tepmiş gibi”

Ben bu hanımı tanıyorum galiba. Evet evet, bu Şazi. Diğer ismiyle Çarpık Şazi.

           Daktilonun şaryosunu sol elimle itttim, bir şırıltıyla sağa doğru kaydı ve bir satır attı. Makinanın takırtıları gecenin sakinliğini yırtıyordu. Eminin herkes dinliyordu büyük bir sinir içinde. Şimdi nerden çıktı bu Şazi? Demin benimle telefonda konuşmuyor muydu? Şimdi Mayk Hammer öyküsünde ne işi var bu tazenin?

           “Beni siz mi aramıştınız baayan?” Hayranım uzun pembe gece elbisesini sürüye sürüye bana yaklaştı.

           “Evet yakışıklı, sizi gece vakti rahatsız ettim, ama kocam beni öldürmeye kalkıştı, can havliyle isminizin zaten kayıtlı olan telefondan size telefon ettiğimi görünce de deliye döndü. Üzerime saldırdı.” Eliyle yüzüne yapışmış saçlarını yana savurdu.

           “Wanna kiss me dady?” (Pardon, bu replik WITNESS FOR THE PROSECUTION dan kaymış) Boğazında ve yanaklarında kırmızılıklar rahatlıkla görülüyordu. “Kocam beni ölümle tehdit etti! Şimdi siz kapıyı tıklatınca pencereden yangın merdivenine doğru kendini dar atıp uçtu, gitti” dedi tülleri uçuşan pencereyi gösterirken, gülümseyerek yaklaşmaya devam ediyordu kadın. “Oğlum Mayk, dikkatli ol” dedim içimden. İçimdeki alarm zilleri bunda bir pislik var diye çınlamaya başlamıştı bile. Kadın lisedeki kız Çarpık Şazi’ye çok benziyordu, o kızın deli, dolu, güçlü kuvvetli taksi şoförü bir ağabeyi İzbandut Hüsnü’sü vardı. Adam öyle manyaktı ki parkta bizi yakalayınca birkaç sokak beni kovalamış, yetişemeyince parkın kenarında duvara yasladığım bisikletimi alıp yola atmış ve üzerinden taksisiyle geçmişti. Yarım saat sonra cesaretimi toplayıp parka döndüğümde benim bisikleti yamru yumru olmuş kaldırımda yatar bulmuştum. Çocuklar gülerek, yerde yatan benim zavallı biciyi gösteriyorlardı.   

           “Sizinle daha önce karşılaşmış mıydım acaba sayın baayan?”

           “Sizi bilmem ama ben sizi rüyalarımdan tanıyorum” diye buğulu bir sesle seslenirken yakıcı bir bakış attı kadın. “Oğlum bu cazibe sende tanrı vergisi, bazen başına bela olur, yalan yok. Peki de bu kadın ne yapmak istiyor?” dedim kendi kendime... O sırada kapıda İzbandut Hüsnü, tüm haşmetiyle göründü. Ben de şafak attı, tüylerim diken diken kapıya bakıyorum.

 

           Kulağımdaki telefonda kadının sesi yeniden geri geldi.

           “Lan Neco nereye kayboldun maen? Damn you” diye bağırıyor, kulağıma ıslık çalıyordu.

           “Buradayım canım, geçmiş günler aklıma geldi de, dalıvermişim. Abini görür gibi oldum.”

           “Bırak şu Allahın belası hayvan herifi, hayatımı zehir etmişti benim” diye ufak yollu bir küfür salladı, ben alınmışım gibi nezaketen estağfurullah çektim hafiften.

           “Merak ediyorum neler yaptın benden sonra diye, sense beni atlatmaya çalışıyorsun.”

           “Şaziment hanımcım şimdi toplantıya bekliyorlar beni, sonra konuşalım mı?”

  “Beklesinler lan! Ben kırk sene beklemişim” demesiyle köpürdü. “Benden bu kadar uzak durmanı anlayamıyorum lan nohut Neco.”

Kaçacak delik yok, kadın deli, tutuğunu koparır ister güzellikle isterse şirretlikle. Hemen hizaya gelip Kısaca anlattım, okul hayatımı ve sonrasında iki evlilik geçirdiğimi, Mimar olacakken DTCF nin Sümerolojiden mezuniyetimi, şu anda  yaşam koçluğu yapmakta olduğumu, arada sırada gazetelere yazı yazdığımı vs anlattım.

           “Evli misin?” diye pat diye sordu. “Anlattım ya ikici evliliğim olduğunu” dedim.

           “Çocuk var mı?”

           “Bir kızım, bir oğlum var, Oğlan da kız da yurt dışında okuyorlar, Oğlan hukukta master yapıyor, kızım İtalya’da Milano’da Moda Tasarımında annesiyle beraber.”

           “İnanır mısın seni hiç unutamadım lan Neco. Ankara’yı, gezdiğimiz ve dolaştığımız yerleri, sinemaları, parkları. Piknikte içtiğimiz Arjantin biralarını unutamadım. Sen de hatırlıyor musun?” diye iç çekerek sordu. İşte geldik zurnadaki zırt deliğine diye düşündüm.

           “Evet. O zamanlar çocuktuk Şaziment hanım, şey Şaziment.. Gerçek hayat değildi ki, rüya gibi bir şeydi. Şeyy ... bunca seneden sonra sen beni neden aradın? Cep numaramı nerden buldun?”

           “Kız Ferit vardı bizim sınıfta hatırlarsın değil mi, ondan aldım telefonunu.  O da burada yaşıyor Boston’da, ama kulağı deliktir, bizim okuldakilerin dedikodusunu yaparız kız kıza. O söyledi senin telefonunu” dedi ve sustu.

           “Neden aradığıma gelince, benim küçük oğlan, ikinci evliliğimden o da uzun sürmedi ama bu cana yakın velet bende kaldı, tam bizim terbiyelere göre yetiştirdim, anam da benim yanımdaydı, onunla beraber tam bir aile ortamında büyüdü. Türkiye’yi benim yetiştiğim yerleri çok merak eder oldu, Ben de beraberce gitmeye  söz verdim ama  iznim onun istediği tarihlere denk gelmedi, Onu tek başına göndermeye karar verdim Neco.” Durdu tekrar. “Aha şimdi baklayı ağzından çıkaracak Şazi” diye mırıldandım.

           “Ne dedin duyamadım.”

           “Yook, dinliyorum Şaziment” dedim. Uzun süren bir sessizlik oldu.

           “Paşam, paşam” diye biri seslendi.   Baktım Tahsin’in çırağı.

           “Kahven buz olmuş abi, değiştireyim mi? Ne dersin?” Bu da nereden çıktı ulen? Kulağımdaki telefonda yine o kadın ciyaklıyordu.

           “Pardon Şaziment hanımcım. Birileri odaya geldi de. Sizi dinliyorum.”

           “Kes şu sizli bizli konuşmayı lütfen.. Onu sana göndermeye karar verdim” Donnk! Kafama bir tokmak çarptı.

           “Nee?” dedim. Eee yok artık...

           “Neco lütfen beni kırma... Seninle gezdiğimiz dolaştığımız Ankara’yı senden başka kim bilebilir lan Neco. Eski günlerin hatırına” Sesi duygulu bir tonda geliyordu kulağıma. “Senden başka güveneceğim kimsem yok mean. Başka kimseye güvenemem adamım. Amerika’da haberlerde Türkiye,  Türkiye dendikçe anasının memleketini çok merak ediyor çocukcağız lan Neco” dedi. Beni aldı bir telaş. Yapar mı yapar bu karı. Çıkar gelir buraya.

           “Bilmem ki ... şey düşünmem lazım” Tam o sırada büromun camlı kapısı hafifce aralandı, eşimin o gülen yüzü aralıkta göründü. Telefonla konuştuğumu görünce gürültü yapmadan içeri süzüldü. Şaziment dangır dungur konuşmaya devam ediyordu. Kapatmaya hazırlanıyordum ki, Şazi:

           “Bak Neco, bu konuda bana yardım etmelisin. Eski günlerin hatırına...”  dedi, duraksadı. “Bana anlattığın bütün hikâyelerin de mantar olduğunu biliyorum. Mimar olduğunu, kırk yıldır eşinle beraber mutlu yaşamakta olduğunu biliyordum adamım.  Kargalar haber taşırlar biliyorsun. Bana mavra anlatma tamam mı! Ben Ally’nin her türlü aranjmanını, kalacağı Oteli, uçak gidiş ve dönüşünü ayarladım. Zaten kendi başının çaresine bakacak kadar büyüdü. Senden tek ricam onu Ankara’da kalacağı 5 gün içinde gezdirmen, mümkün ise tabiiii” diye uzattı. Karşımda karım telefonda eski manitam, herhalde bazı şeyler duymuş olmalı ki merakla yüzüme bakıyordu sevgili eşim. Telefonu ağzımdan uzaklaklaştırarak ona döndüm.

           “Amerika’dan eski bir arkadaşın karısı, oğlu Ankara’ya geliyormuş da onunla ilgilenir misiniz, diyor, ondört onbeş yaşlarında. İsmi Ally miş ” dedim alçak sesle. Karımın anaç duyguları kuvvetlidir, hemen bir empati kurdu. “A canım benim be! Ally haa?”

           “Gayet tabii, söyle hanımefendiye bizde de kalabilir ev müsait.”  Olay karmaşık bir hal almaya başlamıştı ki tereddütte kaldığım anda karım:

           “Sen ver şu telefonu bana, bi tanışalım” demesiyle telefonum benim elimden onun eline geçiverdi. Ben otomobil farı karşısında apışıp kalan tavşan misali şaşkın bir halde kalakalmışken üç dakika sonra iki kadın kanka olmuşlardı. Olaylar başladığı gibi yumaklanmaya devam ediyordu, eski manitamla sevgili karım telefonda can ciğer arkadaş olmuşlardı neredeyse. Sonunda telefonu bana uzatırken, “Hoşçakal Şaziment hanım, sizleri de bekleriz. Türkiye’ye gelişinizde görüşelim lütfen” diye sözlerini tamamladı. Elimdeki telefonu kulağıma götürmeden önce karımın yüzüne baktım, ne yaptın dercesine.

           “Eveet Şaziment hanım, sanıyorum eşimle anlaştınız, yakında Ally’i Ankara’da göreceğiz.”

           “Çok hanım, çok sempatik bir eşin var. Kıymetini bil senden daha iyilerine layık ulan. Bana yalan söylemene lüzum yoktu mean!...Haa şey Site yaptırdığını duydum.” Güldüm.

           “Bunu da mı şu Ferit bey söylediler? Internette web sitesi yapıyoruz... apartman değil yani. Eski Mezunların anı ve yazılarını toparlıyorum hanımefendi, ben de yardım ediyorum” diye ciddi bir ifadeyle cevap verdim.

           “Kim bu hanımefendi ulan. Bana bak Neco senin köşende benden de bahsedeceksin, değil mi? Bahsetmezsen iki elim yakanda olur bilesin. Nerede olursan ol, oraya gelir ifadeni alırım” Sözünü kestim.

“Tamam Şaziment hanım anlaştık, sizden Ally ile ilgili ayrıntılı bilgileri bekliyoruz, hoşçakalın. Eşimle ben şimdiden Allah kavuştursun diyoruz.. İyi günler...” diyerek kapatma tuşuna bastım. Tahsin’in çırak tekrar kapıda belirdi. Benim kahvemi getirmişti.

           “Sen ne alırsın canım?” diye karıma döndüm.

           “Hiç bir şey. Hastaneye gidecektik ya ziyarete, unuttun tabii. Bu Şaziment hanım çok sevimli biri. Ama ben onu çıkaramadım, kimin eşiydi? Oğluna Ally ismini takmış, buraları unutamamış kadıncağız. Yavrum, evladım, gelsin buraya misafir ederiz, değil mi canım? Neco geç kalıyoruz, biraz elini çabuk tut” diye seslendi.

           “Gitmişken senin tansiyonuna da baktıralım bugün hiç mi hiç  iyi görünmüyorsun canım. İnatçılık etme” Söyledikleri karşısında sadece gak guk diyebildim, oturduğum koltuğa iyice yayıldım kaldım. Ayağa kalkamadım, kalksam düşerim sandım. Bilgisayar bana, ben ona bakıyorum, karım da kapının yanında her ikimize.

Sadık

Ankara Bağlıca, 1 Mayıs 2019, 12:37

 

 




[1] Teknik takip , Ahmet hocanın son yazdığı polisiye roman serisidir. Rezil Fabrikatör, Kaçak Mercedes ve Kompozit Jüpiter dosyaları bu serinin ilk üç kitabıdır.. Jake W. Stephenson takma adını kullanır.
[2] Kağıt para, kayme.
[3] Akbaba,  çeşitli fasılalarla 1922 den 1977 ye kadar yayınlanmış Yusuf Ziya Ortaç’ın sahibi olduğu bir mizah ve karikatür dergisi
[4] Mayk Hammer Mickey Spillane tarafından yaratılmış bir Amerikan dedektifi ve onun maceralarını anlatan polisiye roman dizisi.

2 yorum:

  1. Sayın Allah (cc) seni de ıslah etsin. Yakında seni de Bakırköy'e şutlarlar. Tımarhanenin bahçesinde buluşuruz Corc... Çişim geldiği için dişimi fırçalamaya gidiyorum bay baaay.

    YanıtlaSil
  2. Bu iş bu kadar yapılır Sadık. Çok yaşa.

    O Ü

    YanıtlaSil