KÖR
KARANLIKTA
hem de gümbürtüyle ayaklarım çıplak. Fırladım, koşuyorum ordan oraya evin içinde. Kulaklarımda o deminki çınlama devam ediyor. Gök gürlemesi mi, yoksa top sesleri mi beni yataktan dışarı, sıcak evin kucağına atan o ses? Ev sıcak ama yine de ürperiyorum. Üstümde ince bir pijama. Bir iki ufak tıksırık başkaca bir şey yok. Daha geçen gün doktordaydık karımla beraber, on beş gün önceden aldığımız doktor randevusu yardımıyla muayene olduk. Ortalıkta adı konmamış bir salgın kol geziyormuş. Havadan sudan bahseder gibi konuşuyor saygı değer yeni mahalle doktorumuz. Bu doktor burada benim gördüğüm kaçıncı değişik yüz, tam olarak çıkaramadım. Sanki her seferinde başka biri benimle ilgileniyordu. Maaşları mı yetersiz, yoksa çalışma saatleri mi uygun değil, yoksa hayat pahalılığı mı onları zorluyor, bilemedim. Ama içlerinden biri Sağlık ocağından kilometrelerce uzakta kiralık bir evde yaşadığını, birkaç yıllık mezun olduğunu söylemişti. Önceleri otobüs, dolmuşla gidip gelmiş ama daha sonraları arkadaşları makaraya sarmışlar zavallıyı o da şimdi banka kredisi ve babasından aldığı takviye borç ile elden düşme ama nispeten yeni model bir otomobil aldığını, on dakikalık muayene süresince anlatmıştı. Hem de bir çırpıda. İçerideyken bizim günaydınımıza neden adeta homurdanarak cevap verdiğini, neden suratının asık olduğunu sormuştum. O da bütün olayı baştan sona dökmüştü ortaya.
Yataktan kalktığınızda üstünüze bir
şeyler alınız, ben bunu böyle bilirim. Affedersiniz havadan nem kaparsınız, belli
belirsiz bir osuruktan hasta olur yatağa düşersiniz. Benim bildiğim bu. Baktım
ayaklarım çıplak oradan oraya koşmaya devam, sabahın köründe. Koşmak dediysem
hafiften hafiften tabii. Aslında ne yaptığımın farkında bile değilim ya.
Bir sürü laf ve reçeteye yazılmış birkaç ilaç.
“Hele bunları bir kullanın on beş gün sonra tekrar görüşelim”. Minnettarız vs.
çıktık. Emin ellerdeyiz anlayacağınız. Bu
memlekette sosyal sigortalar için sekiz bin küsûr gün prim ödediğim için olsa gerek, beni
bir şey sanıyorlar anlaşılan ve emekli maaşı ödemeye devam ediyorlar.
Son birkaç senedir baktım bize
karşı olan bakış ve tavırları değişti gibi bu sosyal sigortacıların. Sanki… Ne
desem bilmem ki, sanki bizi görmezden geliyorlar da öbür tarafa bir an önce
gitmemizi bekliyorlar gibi geliyor. Biz gidersek sıra onların olacak halbuki
onu hesap edemiyorlar. Soru sorduğunuzda da cevap verirken ya size değil
tavana bakıyorlar ya da cevabı ağızlarında geveliyorlar anlamak için bir falcıya
sormanız lazım...
Hâlâ ayaklarım çıplak, evde telaşla
dolaşıyorum, hafiften üşümeye başladım. Oysa hâlâ evin içinde kendi kendime mırıldanarak bu oda
benim, şu oda senin ne yapacağımı bilmez haldeyim. Ne ya da kim uyandırdı beni, diyorum kendi
kendime. Kulak verip dinliyorum ortalıkta hiçbir ses yok. Bundan sonra
uyuyamazsın. Kahrolası neredeysen çık ortaya, diye meydan okuyorum sessizliğe. İyi
de benden başka da kimse uyanmamış, karım yatağında mışıl mışıl uyuyor, hatta hırıltısına
bakılırsa rüya bile görüyor olmalı. Muntazam nefes alışını dinledim bir süre. O
sırada uzaktan ya da derinden bir bebek ağlaması yükseldi. Kulak kabarttım üst
kattaki komşunun bebeği olmalı. Evet, evet bu o olmalı. Koca bina. Daire
sayısını hatırlamıyorum ama bizim üstümüzdeki katta yeni bir bebek olduğunu karımdan
duymuştum.
Bizim nesiller yeni yetişirken
apartmanlar 8 bilemedin 12 daire olurdu yani dört, beş katlı filan. Genelde
kalorifer filan da olmazdı. Oturma odalarında veya ortada odaların açıldığı hollerde
yanan kömür sobalarıyla ısınırdık. Yatılan
odalarda soba vs olmazdı, yani oda nispeten soğuk olurdu. Bu kahraman nesil,
öyle alışkındı, soğuk odalarda yatar sabahleyin sobanın üstünde içi buz tutmuş
güğümle uyanırdık. Annemiz veya babamız özveriyle erkenden uyanır, küllenmiş
sobanın akşamdan kalan içindeki külü boşaltır, kalmışsa birkaç tane kor
parçasını itinayla ayırır, yeniden odun parçalarını çadır gibi çatar aralarına küçük parçalar
halinde çıralar koyar, üstüne de kömür boca eder, çıraları tutuştururdu.
Şimdi titriyorum ama soğuktan değil
beni yataktan hoplatan o gümbürtü sinirlendirmişti beni. Camdan baktım, sokak
lambalarının ışığında yağmurun çiselediğini gördüm, başka zaman olsa oldukça duygusal anlar ve
hatıralar canlanırdı ama bu gece başkaydı:
“Bunlar bereket yağmurları” dedim.
“Gece yatmadan önce seyrettiğim son
haberler bünyemde hazımsızlık yapmış olmalıydılar. Yoksa bu sabahın kör
karanlığında niçin ayaktayım, bu karanlıkta ne işim olurdu” dedim. Birden bire bir
gümbürtüyle yerimden zıpladım. İşte bu sesti beni ayağa kaldıran. Evet bu ses
olmalıydı. Birden bire sokaklar aniden karanlığa gömüldü. Yirmi birinci
yüzyılın şatafatlı, teknolojik olarak gelişmiş aydınlatmaları birden ortadan
kayboldular. Etraf vıcık vıcık yağlı bir karanlığa erişti. Evin içi de tabii bu
işten nasibini aldı. Yuvamızdaki bütün
elektrikli cihazlar sustular doğal olarak. Şimdi yağmurun sesi daha rahat
seçilir olmuştu. Görebildiğim her yer zift gibi karanlık. Çevrem çalkalanan karanlık
bir denizdi ve ben de o karanlık denize atlamışım gibi, kollarımı her yöne
sallıyorum ve bir taraftan da evin neresinde olduğumu hatırlamaya çalışıyordum.
El yordamıyla bulduğum yakınımdaki bir koltuğa çöktüm. Karanlıkta gri beyaz kelebekler
ortalıkta gezmeğe başlarken, el yordamıyla yatağa dönmeye karar vermiştim ki
ortalık bembeyaz parlak bir ışıkla doluverdi. Ayağımın altındaki döşeme
temelden çatıya zangırdadı. Ne oluyoruz demeye kalmadı bir daha çaktı şimşek.
Ve o efendi efendi yağan yağmur, kovayla dökülür gibi şarıldamaya başladı.
“Hey be mübarek, şimdi sokakta
olanları Allah kurtarsın, selamete çıkarsın” diyebildim yüksek perdeden ama
kendim bile duyamadım ağzımdan çıkanları. Korkunç bir patlama daha oldu. O anda yağmurun değil ama patlamaların
temelden çatıya her çeşit yapıyı sıkı salladığına hükmettim. Gerçek nerede, önümde
canlanan hayallerin nereden geldiğini,
ne olduğunu, ve nasıl birbirine karışmadığını anlayamıyordum. Ayaklarımı
hissedemiyor kaçmak istediğim halde hareket edemiyordum. Bana ne oluyordu?
Depremdeyiz ama ben yerimden hareket edemiyordum. Hani soğuk kanlı bir şekilde
kaçacak, sağlam duran nesnelerin altına sığınacaktık. Hani kendimize yaşam üçgen
boşlukları bulacak, ya da yaratacaktık? Oysa
soğuk kanlı olmak nerede ben neredeydim. O anda bende benden eser kalmamıştı.
Bir ara büyük gürültülerin arasına
insan sesleri de karışıyor gibi geldi bana. Ben de katıldım onların arasına.
Avazım çıktığı kadar bağırıyordum ya da bana öyle geliyordu. Bunu birkaç defa tekrarladım, iyi geldi, iyi mi? Gördüklerim kâbûsa
dönmüş rüya mıydı, yoksa gerçek mi,
ayırt edemiyordum ama işi oluruna bırakmış bir halde önümdeki pencereden korku
içinde karanlık bir sokağı seyrediyordum.
Gümbürtü ve patlamaların ışıkları birbirine
karışmıştı. Sokağın karşısındaki binaların büyük gürültüler, patlamalar içinde
yıkılıyor olduklarına ağzım açık şahit oluyordum. Korku ve panik içindeyim,
demeliydim ama değildim, sakin, sakin sadece seyrediyordum bu felâket sahnelerini.
Toz dumanların arasından insanların yıkıntılar üzerinden düşen irili ufaklı eşyalardan
sakınarak kaçıp saklanışlarını sadece
seyrediyordum. Şaşkındım. Bir sinemada rahat koltuklara yerleşmiş beyaz perdede
kurgulanmış film karelerini andıran bu sahneleri kılım kıpırdamadan izliyor,
arada sırada şişelenmiş suyumdan bir, iki yudum alıyordum. Hem de bu benim
suyum diyerek bencilce. Dudaklarım bu trajik sahnelerden kuruyordu haliyle. Arada
sırada sırada sahne değişiyordu, bu
yeterli sayılır mı?
Koca ekranımı korkuyla açılmış, kirpikleri tozlanmış
gözler kapladı. Bir iki değil, yüzlerce doğrudan gözünüze bakan gözler. Ağlayan
ve yalvaran gözler, bize bir şeyler söylüyordu ama sahnenin seslendirmesini ve
hareketli sahneleri yetersiz bulduğumdan olacak kılım kıpırdamıyordu. “Gayet
sıradan ve monoton. Arada bu sahneleri çekenin duyulan sesi ve çıkışları
dışında zayıf bir düşsel kurgu bu, bence fiyasko” diye içimden geçirdim.
“Burası oldukça rahatsız edici
olmalı… İnsanları yataklarından veya koltuklarından fırlatmalı. Seyredenlerde
acıma duygusu ve de korku ve panik yaratmalı.”
Bunu düşündüğüm sırada yakınımızda
bir patlamayla yerdeki molozlar tekrar havalandı etrafımdan uçarak geçtiler.
Kendimi aniden yüzükoyun yere attığımı ağzıma, burnuma toz toprak girince
anladım. Trajedi ki bir süredir seyrediyordum ben de arasına katılmış gibiyim. Bir
süre nefes alamadım, kendimi toparladığımda dişlerimin arasındaki kum ve toprak
taneciklerinin o sinir bozucu gıcırtılarının farkına vardım. Bu da beni delirtmeye
yetti. Yerden fırladım kalktım ya da öyle yaptığımı sandım. İnsancıklar moloz yığınları
arasından birer ikişer görünmeye başladılar, adeta mezarlarından kalkan ölüler
misali toza toprağa bulanmış toz grisi kefenlere sarınmışlar, kucaklarında
hareketsiz bohçaları, temiz havaya çıkma
çabasındaydılar. Yaşama tutunma kaygısı ile bazıları basabildikleri sağlam
molozların üzerinde yükselirken bazıları
dibe gömülüp kayboluyorlardı. Kısa zaman içinde feryatlar, ağlamalar ve
küfürler ortalıkta çınlamaya başlamıştı. Birer ikişer hayata dönüyorlardı. O eziyetler
içindeki acımasız, merhametsiz acı dolu hayata, ama çaresizlikten katıla katıla ağlayarak..
Ne olduğunu anlamamışken kısa zaman
sonra siren seslerini duyulur oldu sahne dışından. Art arda patlamalar. Koşmak,
kaçmak istiyorum ama nereye? Azrail kara pelerininin eteklerini uçuşturarak, ileriye, geriye fır dönüyordu çevremde.
SİHA'lar kördü, kördüler kör olmaya
ama onları ateşleyen parmaklar da mı kör? SİHA'ların duyargaları yoktu duymazlardı ama, kontrol panolarının başındaki insanlar duvar kadar sağır ve ruhsuz olabilirler miydi? Sağır bir ekranın içinde, kapalılar diye feryatları ve ağlamaları duymazlar, acıları anlamazlar mıydılar? Körlemesine yukarıdan bir yerlerden. dolu
yağar gibi iniyorlar, nereye gittiklerini görmeden, bilmeden, nerede
patlarlarsa kıyamet orada kopuyordu.
“Bak, burası okul, burası hastane,
burası kütüphane, şurası kreş, şu harabe de mezarlık. Altı üstüne gelmiş bir
alandı, yerdeki kalıntıları gösterdiler. Mezar taşları yerlerinden fırlamış, bazı cesetler savrulmuş gitmişler. Korku filmi seyreder gibi ürpererek şöyle bir göz gezdiriyorum. Buraya bir roket atmanın manasızlığı ortada diyorum. oysa ki yarattığı üzüntü her şeyden daha fazla. Yıkılmış minareler, çan kuleleri, çatlayıp ortadan yarılan kubbeler, insanların kalplerini daha çok yaralarmış anlatanlara göre. Susadım,
Yerimden doğruluyorum ya da bana öyle geliyor olabilir, su değil kan olmalı
ağzıma dolan sıcak, tuzlu ve yapışkan şey.
“Korkuyorum. İlk defa alevlerin parlak, sıcak yalazları giderek bana doğru yaklaşıyor, yüzüm al al oluyordu bu dayanılmaz sıcaktan.” Panik sarıyor her yanını, molozların içinde kendine gelen adamın. İmdat çığlıkları gürültüler içinde kayboluyor. Adam molozların arasından önce parmağını sonra elini, en sonunda kolunu uzatabildi. Bağırdığını kimse duymamıştı. Gözünü bir açıklığa yerleştirdi ve o insanları gördü. Molozun üstüne tırmanmış insanlar da onu fark ettiler. Uzun bir uğraşa başladılar. O dört adam. Ellerinde manivela, balyoz vs. vuruyorlar, kırıyorlar parçalıyorlar, ellerine, kollarına dolanan inşaat demirlerini kesmeye çalışıyorlar, alevlerden önce adama ulaşma çabası içindeydiler ama uğraş büyük, zaman kısaydı. Adamların kulağında o molozların arasına hapsolmuş adamın yakarışları çınlıyordu ama bir şey söyleyemiyorlardı. Söyleyecek hiçbir şeyleri yoktu
Ben ön sırada bir seyirci. İlk önce
ağzımdaki kanı farkettim, sonra molozun içine hapsolmuş, ezilmiş ayaklarımı. Tepemde
o dört adamın yıkıntılarla kavgalarını, yaklaşan alevlerin aydınlığında ağzımda
dualar ve yakarışlarla seyrediyorum. Yalvarılarım salya sümük içinde ama cevapsız. Sıkıştığım yerde alevlerin dayanılmaz
acısını önce ayaklarımda hissettim,
avazım çıktığı kadar bağırdım. Umutsuz çırpınışlarıma cevap gelmez oldu biraz
sonra. Önceleri anlaşılabilir kelimeler boğazımdan çıkarken sonraları küfür ve beddualara döndü.
Öfkemi kusuyordum bu cehennem zebanilerine. Yüzünüz Babil’de ayaklarınız Bab el Kudüs’te Gözünüz Lut’ta. Anlattıkları masallarla dolu bu dünyada Cennet zalimlerin ayaklarının altında kaldı, masumlara eziyet muteber bir yol oldu. Akıl, sağduyuyu aramakta ama bulmak hayalden de ötede kaldı, son yüzyılımızda. Gelecekte insan diye yaşayan yaratıklar kalırsa eğer, onlardan bahsederlerken, “Kibirli, acımasız, bencil, son derece kavgacı, hatta kendi kendileriyle dahi kavga ederek yaşadıkları gezegeni de yaşanmaz hale getiren bir garip canlıydılar diyecekler.”
Alevlerin yüzümü yaladığı ve kolumun biri molozun dışında acıdan kasılırken avazım yettiğince bağırmaya çabaldığımı gördüğüm kare en son sahneydi. Göz yaşlarımın fışkırarak yüzümü yalayan alevleri söndüreceğini ümit ediyordum Hepsi bu...
Azalan alevlerin arasında
koşuşturmalar ve konuşmalar giderek benden uzaklaştı. Birbiri peşi sıra gelen
parlamalar kesildi. Karanlık artarak geri geldi. Biraz önce salonda oturduğum koltukdaydım
yine. Yanaklarıma dokundum, ateş içindeydiler, ayaklarım da öyle. Ter içindeyim. Karanlık yine her yerdeydi. Ne akşamdı ama! Çaresizlik omuzlarıma çökmüş, hırsla hıçkırdığımı duyuyordum.
Bu gezegene hırs, kibir ve bencillik ekilmişse ki öyledir, sonunda en azından gri bir demokrasi göğerir, diyedir umudumuz, şimdilik bekliyoruz. Tam o sırada yıkıntılar, çığlıklar arasında gök gürlemesini andırır bir ses alevlerin içinden adeta patladı:
“Tamam, kestik!”
Ve zaman duruverdi.
S. Mercangöz Bağlıca Etimesgut Ankara 21.04.26
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder