Bir Resmin Anatomisi IV

BİR RESMİN ANATOMİSİ

BÖLÜM IV

Genç adamın aklında sessizlik ve boşluk varken kalkıp doğruldu. Şiddetli helâya gitme ihtiyacı dışarı itiyordu onu.  Merdivenlerden ayaklarının ucuna basarak süzülmeye çalıştı. Aşağı taşlığa ayağını bastığında bahçeye bakan pencerelerden gelen ışıkta tuvalete giderken, küçük odanın kapısının altından sızan ışıkla irkildi, titrek üzgün bir aydınlık kapının altından dışarı sızıyordu. Gözü takıldı, öylece kalakaldı. Ama ışık aniden kayboldu. Genç adam ürperdi ama aynı zamanda bir merak içini sardı, kim kalkmış olabilirdi? Kapıyı tereddütsüz açtı, annesini ya da babasını elinde idare kandiliyle göreceğini bekliyordu ama içeride pencereden gelen akşam aydınlığı dışında kimsecikler yoktu. Ortada kalıverdi şaşkın. Panikle dışarı çıkarken duvarların birinin çatlaklarından önce hafif sonra biraz daha kuvvetli, üzgün ve titrek bir ışık görünmeye başlayınca, genç adam hoplayarak kendini dışarı attı. Kapı ardına kadar açıldı, duvara toslayarak durdu. Duvardan sızan ışığın aydınlığı kapıdan dışarı çıkıp taşlığa süzüldü. O sırada genç adam çoktan merdivene saldırmış yarı yere varmıştı, ışıkta peşinde. Ne yaptığını bilmeden panik içinde koşuyordu.  Yukarıda yattığı sedire paldır küldür zor attı kendini. Üzerindeki pikeyi kafasına kadar çekti, hareketsiz kaldı. Nefesini tuttu, etrafı dinledi. Çıt yoktu, öylece bekledi.


***
 
Andon iki ay sonra okulun üst katın duvarlarına başladı, bu planlamasından onbeş gün geç kaldığını gösteriyordu. Alt kat onları biraz oyalamıştı. Yapının köşelerinde kullanacağı kesme taşlar oldukça geç gelmiş olduğundan köşelerde bir hafta oyalanmışlardı. Köşeye sonradan koyduğu kesme köşe taşlarını neredeyse sıfır derzle toplamış ve diğer duvarlarla kaynaşmasından emin olmak için harcın içine kiremit ve tuğla tozu kattırarak horasan harcı benzerini yaptırmış ve köşe taşlarını birkaç sırada bir yerine, her sırada demir kenetlerle diğer duvarlara bağlamak zorunda kalmıştı. Korkulu rüya görmektense biraz daha fazla para ve emek harcamıştı. Bu arada ahşap döşemelerde çalıştıracağı dülger ve yardımcısı  zamanında geldiğinden “Bizim yevmiyemiz çalışır usta, haa!” diyerek Andon’un canını sıkmışlardı, ama haklıydı adamlar. Bodrum duvarları 4 ziraya yükseldiklerinde Andon gerekli kiriş yuvalarını bırakmış, neyseki dülgerle yardımcısı en fazla beş gün boşta kalmışlar, sonra işlerini yapmaya başlamışlardı.  Ardıç ağacından sekize oniki[1] hazırlatılan kadronları altına duvar gelmeyen, sınıf duvarlarının altına gelecek şekilde yerleştirirken,  Usta, başları duvar içinde kalacak ağaçların başlarını iyice katranlatmadan koydurmuyordu. Onların üstüne bir buçuğa üçlük[2] mertekler birer arşın arayla yerleştririldikten sonra üzerlerine lamba zıvanalı hazırlanmış birer karış enli, bir parmak[3] kalınlığında taban tahtaları çakılacaktı. Onun bitiminde mertekler alttan da yarım parmak kalınlığında ortalama iki parmak genişlikte serbest boy çam tahtasıyla kaplanacak böylece bodrumun tavanı kapanmış olacaktı.
 
Binanın taşıyıcı işkeleti olan duvarlara gelince, Anton usta temelde duvarlara bir arşın dört parmak kalınlıkta başlamışken bodrum dış duvarlarını bir arşın[4], iç duvarlarını yarım arşın olarak ayarlamıştı.

Dış duvarlar üst katta devam ederken yirmi parmak[5]’a inceltilmiş ve iç duvarları da sekiz parmak harman tuğlasından yapmayı planlamıştı.  Duvarların yapım tekniği çift cidarlı olup duvarın

dışında bodrum ve bodrum altında çaplanmış moloz taş kullanırken üst katta dış duvarda kiremit ve tuğla karışık kesme taş duvar örgü ve iç cidarda harman tuğlasından yapılmış duvar örerek, zarfın içini harç ve moloz taşla doldurmuştu. Ayrıca bodrumdan itibaren köşe bastiyonları ve pencere ve kapı sövelerini  ince yonu kesme taştan hazırlatmış, üst ve yan yanaşmalarını burada Andon ve Pantelis bizzat kendileri kalem ve tarakla hazırlamışlardı.
 
Sınıf pencereleri aslında yalnızca içeriye ışık alan delikler değillerdi Andon için. Onlar bir zamanlar kendinin de yaşadığı sınıflarda geleceği hayal ettiği “Ati[6]ye açılan kapılar” idi. Aydınlığı çok severdi, onun için “gelecek aydınlık” demekti. Baktığınızda görebileceğiniz bir şey olmasa da hayalleriniz vardı size onları gösterecek, işte o hayaller taşardı pencerelerden, şekilleri nasıl olursa olsun. Andon ön cepheyi hayal edip pencerelere biraz derinlik, biraz yükseklik ve biraz da süs katmayı istedi.

Öncelikle cepheye pencere denizlik seviyesinden bir kuşak atmayı düşündü. “Pencereler geniş, yüksek ve ferah olsunlar” diye hayal etti, “Sövelerle çerçevelenmiş, üstünde ortada çiçek kabartmalı kilit taşıyla kilitlenmiş “kyma recta, kyma reversa” profilli düz bir lento ve onun üstünde tuğladan bir hafifletme kemeri” gözlerini kapattı tozlu kirpiklerinin arasından
hayal ettiğini görmeye çalıştı.

“Sövede denizlikten aşağıya bir süs taşı daha. Piramitten kabartmalı bir kutu ve o kutudan sarkan bir kurdele, her pencerenin iki sövesinin altına birer tane. Bütün çocuklara sürpriz hediye kutusu...”
 
“İşte çocuklar”, derim, “Hayalleriniz bu kutuda.” Benim hayallerim bununla bitmez ama..” dedi kendi kendine, “daha fazla kesme taşla oynamaya Enstitünün parası yetmez.”

Köşelerdeki bastiyonlara birer basit başlık ve abaküs düşündü. Kat aralarına birer friz koymayı planladı.  Verdikleri planda bina giriş merdiveni tam ortada içeri çekilmiş bir sahanlıkla son bulurken ortasında çift kanatlı geniş bir kapı ve düz lento yerine lentoları ortadaki kilit taşında birleşen iki parça taştan yapılacak üçgen şeklinde yerleştirmeyi düşündü. “Kendini en iyi dengeleyen şekil müselles[7], tabanı geniş tepesi tek nokta” dedi.                                                                                                                                                                    Andon ortadaki sofanın sonundaki duvarı içeri çekerek, içerlek, arka bahçeye açılan bir balkon yapmayı düşündü ön girişin simetriği olarak. Yorgo’ya da bahsetti, “Sofadan tam ortadaki bir kapıdan çıkılan, meyve bahçesine bakan, öğretmenlerin rahatça nefes alıp dinlenecekleri bir vaha” diye anlattı papaza.  O da:

“Maliyeti değiştirmezse, güzel olur” diyerek kabul etmişti. Yazın ortasında Yorgoyu kötümser düşünceler bastı, yüzü karardı.

Temmuz ayı ortasında Izmir metropoliti Kirkinci’yi ve inşaatı ziyarete geldiğinde,  gelişmeden memnun kalan üstattan Yorgo İzmir’e gitmek için üç dört günlük izin istedi. Metropolit ise Ona İzmir’e  beraber gitmeyi  teklif etti. Ertesi gün sabah erkenden metropolitle beraber onun iki atlı faytonuyla İzmir’e hareket ettiler. Andon usta bu gidişin İzmir’de İtalyan hastanesinde yatan gelinin durumuyla ilgili olduğunu biliyordu. Son günlerde papaz efendi hüzünlü ve çaresiz gözlerle  dolaşıyordu inşaata geldiğinde. Andon’nu da aldı bir düşünce, O da memleketten haber alamıyordu ve son zamanlarda rüyalarında hep kızları ağlarken görüyordu. Pantelis'le konuştu ama Onu ikna edemedi, “Sen ayrılırsan ben şu sırada işlerin hepsine yetişemem, sen de gittin mi de en az onbeş, yirmi gün dönemezsin ağam. Bu durumda Kasım ayı başında çatıyı kapatamayız, bilesin. Hiç olmazsa Yorgo gelsin sen ondan sonra gitsen olmaz mı?” dedi. Doğru söylüyordu. İşine devam etti Andon usta, ama Maden’e bir mektup yazdı, hal ve gidişi sordu.
 
 
***
 

O gece genç adam korkudan sus pus olmuş dinliyordu dışarıyı. Sadece sessizlik. Sonra yerde yatan kardeşlerinin muntazam soluk alışverişlerini duymaya başladı.  “Düzeldi ulen” dedi. Örtüyü çekti yüzünden. Birkaç gündür üst üste gördüğü rüyalar aklına gelince ürperiyor gibi oluyor, ama cesur durmaya gayret ediyordu. Ne olduğunu kavrayamıyordu bu üç dört gündür.

 “Kahvenin oraya inmişim, masada oturuyom de, kaveci, bizim kaveci  deyil. Kavedekiler de bu küyden deyil, yabancı bir dil konuşup durular. Karşımda bizim eski taş mektep ama daha yapılıp duru. Ta geçen günü temel attılardı. Çalışıyorlar. Emme bitmişi de oluyo bazen. Allahım aklımı koru yarebbim!” diye sıkıntıyla mırıldanıyordu kendi kendine. Aşağıda başka sesler var mı diye yine kulak kabarttı.

Genç Adam bu rüyalardan beri açıkça söylemese de bu evin tekinsiz olduğuna karar vermişti. Babasına sordu bu köyü, dedesini, nereden geldiklerini, daha önce nerede oturduklarını vs. Babası da babasından öğrendiklerini "vaktidir diye" aktardı oğluna, akşam yemekten sonra bahçede kerevette bağdaş kurup, içeriden gelecek semaveri beklerken. Yaşlı adam babalarının çok önceleri Bulgar çetecilerinin baskı ve zulmüyle, kendilerini koruyamayan ordunun da tavsiyeleriyle, Kırcali yöresinden babası daha on, on iki yaşlarındayken dedesinin ailesiyle beraber Gümülcine civarına geldiklerini, Bulgarların o civarı zaptetmelerinden sonra tekrar yollara düşerek Selanik civarındaki amcaoğullarının yanına geçtiklerini ama II. Balkan harbinden sonra Yunan işgaline uğradıklarını anlatmıştı. Osmanlı Devlet-i Alisi lime lime olmaktaydı ki ahalisi nereye gitseler ardından oraları düşman eline geçiyordu, son iki yıldır yollarda sürünüyorlardı.

Yunan’nın Anadolu’ya asker çıkarmasıyla batı Trakya’da yaşayan Türkler ve Müslümanların aşağılandıklarını, Rum komşularının selamı sabahı kestiğini, Rum çerçinin bile bir makara iplik bile satmadığını o zaman genç kız olan babaannesinin ağlayarak anlattığını,  sıkıntı artınca Edirne Dedeağaç’a kaçmaya karar verdiklerini, ama Selanik doğumlu Mustafa Kemal Paşanın Yunan askerini İzmir’den denize döktüğünden o civarda yaşayanlara daha düşmanca davrandıklarını, genç adamın dedesi olan Hüseyin dedenin  içini çekerek anlattığını söylerdi babası.

Mütarekeden sonra hiçbir   beklentileri kalmamışken, anlaşmayla ilk defa devletlerinin  sınırları dışında kalmış soydaşlarına sahip çıkıldığına şahit olmuşlarmış. Lozan’da anlaşma imzasından önce iki ülke arasında zorunlu mübadele kabul edilmesiyle genç adamın dedesi ve ailesi, Gündoğmuş nahiyesinin bir köyünden mübadelenin ilk başlarında İzmir’e geldiklerini, daha sonra oradaki geçici iskândan sonra işte    bu köyden mal mülk verdiklerini, buraya göçtüklerini, hatırladığı kadar  ayrıntılı anlattı.

“Baba bu ev eskiden kiminmiş acaba?” diye araya girdi genç adam.

”Burdan mübadleyle ayrılan, Yorgo adlı bir papazın eviymiş, bildiğim kadarıyla. Hatta tekrar geleceğini düşündüğünden”, arkasında bulunan kapıyı işaret ederek; “giriş kapısının üst pervazına bir de mektup bırakmış zarf içinde. Babam kendi bulmuş ve okumuş, eski Türkçe yazılmış mektubu. Ama ben gürmedim onu be, hayal meyal atırlarım babam rametlinin mektuptan  basederdi ama anlattıklarını unuttum gitti" dedi. 

“Yorgo yazmış!?” genç adam yine araya girdi. Rüyasında gördüğü taş mektebin yapılması için kendini parçalayan, köylüyü toparlayan, para falan toplayan adam, geleceğe mektup yazmış. Genç adam ürperdi, “Hepsine şahit oldum rüyamda, mektup yazdığını da gördüm” diye mırıldandı. Korkmaya başladı kerevette babasının yanında otururken, kardeşleri pek ilgilenmemişlerdi ama annesi nemlenen gözleriyle yere bakıp duruyordu. Genç adam Yorgo’nun mektubunu hatırladı.
           

***
 
Papaz Yorgo o akşam hiç uyumadı, mübadeleyle çıkacağı yolda yanında götüreceklerini bir hurca doldurmuş, bir de yanından ayıramadığı tahta bavulunu hazırlamıştı. İçinde  yarım asırlık hayatının bütün kalıntıları, aldığı diplomalar, hediye edilmiş mukaddes kitap, ailesinden kalan resimler, karısı ve oğlunun çerçeveli resmi ve topladığı ikonalar, tesbihler vs. yanından ayırmazdı onları bu tahta bavulla  beraber.  Arada açıp açıp baktığı da olurdu. Bilhassa karısının ölümünden sonra daha sık yapar olmuştu bunu.

Oğlunun hasreti daha ağır bir yük olmuştu şimdilerde. “Neredeydi? Ne yapar, ne ederdi bu oğlan? Bu kargaşa içerisinde yanımda olmanı çok isterdim oğlum..” dedi.
 
Yağ  kandilinin titrek ışığında duvardaki Yorgo’nun kamburunu çıkarmış kara kocaman bir gölge olarak masaya kapandığını yıllar sonra görmüştü Hüseyin bir gece rüyasında. Uzunca bir süre yerinden kıpırdamadan oturdu adam. Biraz sonra doğrulduğunda elinde bir kağıt vardı ve onun kandile doğru çevirerek, kâh yaklaştırarak kâh uzaklaştırarak okumaya çalıştığını gördü. Genç Hüseyin mektubu yakından gördü ama tam olarak kavrayamadı. Babası da dedesinin bu konuda hiç bir ayrıntı verdiğini hatırlamıyordu.
Yorgo gözleri yaşlı, mektubu gözden geçirdi. Mektubu eski yazı ile yazmıştı:

                                                               Kanun-u sani 2 sene 1924, 

“Merhaba kader arkadaşım, evinize hoş geldiniz.    
Ben Yorgo, bu köyün papazıyım ve bu evin de sahibi. Bizler de sizler gibi kaderlerini yaşayan insancıklariz. Kader-i muazzamayla bundan beş sene öncesinde bizi şaşırtan, beklenmeyen bir şey oldu. Bizans kartalının buralardan uçmasından 500 sene sonra, Ortodoks bayrağı bu topraklara geldi. Sevindik, velâkin çok geçmeden geri uçtu, bizleri kumsalda unutulan kabuklar gibi bırakip gittiler. Bu dalga duruldu mu, yine gelir mi bilinmez ama arada biz insancıklar ezilir, üzülür, ölürüz, kaderin ne umrunda.
 
Bu evi köye tayin olduktan beş yıl sonra yapmışım, son derece güzel bir evdir.  Her taşında ve harcında benim ve  karimin ve oglum Vasili’nin alın teri ve emeyimiz var. Büyük  ümitlerle oturduk ancak sevgili karim, evin bitiminden bir sene sonra beni bırakıp gitti, Tanrı günahlarnı baaşlasın, ışıklarda uyusun. Bir kaç yıl sonra da oğlum Vasili köyün çobani Vitali’nin kizıyla izdivaç yapti ve bu eve oturdular. Çok mesutlardi ama bir yıl sonra gelinimizi de Tanri aldı. Oğlum, canim, cigerim kendini yeyip bitirdi ve ortadan kayboldu. Gitmeden önce, o sırada taş mektebi yapan  usta Andon, ona bir mihrap yaptirdi ama ne  mihrap idi. Ve Vasili içine dunyada eşi benzeri bulunmaz bir resim yaptı ki gördüğümde gelinim ve doğmamış torunum canlanmiştir, dedim. O resim şimdi küçük odadadir, size emanettir efendim.
 
Çok istedim onu da götürmek, lâkin yerinden sökemedim, çabalarken köşesinden kırdım onu. Tanrı aptalliğımi affetsin. Onun mahfolmasına müsaade etmeyiniz efendim. Bu ev yaşadıkça O da yaşasin istirham ederim.
 
Şimdi eşyalarımı topladim, bir denk, bir de tahta bavul. Sizin de yaşadınız acılarla burdan gidecez. Bilisiniz mi biz Yunanli değiliz, Anadoluluyuz. Ama kahrolasi kader bizi burdan sürer oldu, ama vatanimizi unutmayacaz. Bakalim kader bize daha başka neler gösterecek orda. Tanrim hepimizi korusun, kollasın efendimu.
Hürmetlerimle sizi selamlarim.

Yorgo  Stavros, Tanrının hizmetkârı”

Yorgo mektubu önce ikiye sonra yine ikiye katladı, ve bir sicimle dört yanından geçirerek bir fiyonkla bağladı. Odadan dışarı çıktı, sokak kapısına geldi ve kapının üst pervazına ucu görünecek şekilde sıkıştırdı. “Bir gün gelir birisi bunu okur” dedi kendi kendine.


Yorgo’nun Smyrna’daki hastaneye varışının ertesi günü, yoğun bakımdaki gelini karnında bebeğiyle birlikte, öbür dünyaya göçmüştü. Oğlu kendinden başka kimsesi olmayan genç kadının köyde ardından üzülecek kimsesi de olmadığından bahisle, köye ve köyde yaşayan hiçbir kişiye minnet borcu olmadığını, evlere yardıma giden annesiyle çobanlık yapan babasının ve kendisinin çocukluğunda çocuklar arasında nasıl aşağılandığını unutamadığını bu yüzden köye küskün öldüğünü söyleyerek köyde gömmenin sevgili eşine karşı saygısızlık olacağını düşündüğünü, cenazenin başında beklerken babasına usul, usul anlattı. Burada gömülmesine izin vermesini istedi. Oğlunu dinleyen papaz babası ona hak verdi ve ertesi gün sevgili gelinini buradaki Ortodoks mezarlığında bizzat Yorgo’nun yönetimiyle sade bir törenle defnettiler. Vasili onun en yeni giysiler ve güzel aksesuarlar  içinde ve de esaslı bir törenle gömülmesini istediğini söylemişti, bütün eksiğini İzmir çarşısından titizlikle toparladı. Babasının idare ettiği tören boyunca suskun, küskün ve üzgün bir halde insanlardan uzak durdu. Hastaneye geldiğinden beri kendini böyle bir sonuca hazırlamıştı ama şimdi duygularına mani olamıyordu, en çok da doğacak oğlu –cinsiyetini bilmemesine rağmen oğlan olacağına inanıyordu- için üzülmüştü. O  insancığın kaderinde gün yüzü görmeden ölmesinin olmasına için için isyan ediyordu ama o kadar, sadece içinden kahrediyordu. 

Ertesi gün Yorgo köye döndü, yanında oğlu Vasili ile beraber. Cenazenin köye getirilmemesinden köylüler kendilerine bir ders çıkarmışlar ve bunun ne anlama geldiğini anlamışlardı. Utandılar. Kahvede o sırada bulunan herkes suspus ayağa kalktılar. Hastaneye giderken Marika’yı umursamayanlar, Yorgo ile oğlunu gördüklerinde kahredici bir sesizlik içinde sadece önlerine bakıyorlar ama utançlarından olsa gerek Vasil’e bir şey söyleyemiyorlardı. Bazıları da halâ aynı umursamazlık içinde iyice uzaktan pencerelerden seyrediyorlardı. Andon ve Pantelis, Yorgo ve Vasil’e sarılarak başsağlığı dileklerini söylediler. Ustalar kahvedeki köylülerin böyle soğuk davranışlarına bir mana veremiyorlardı. Andon usta öğlenleyin işi paydos etti, içlerinde çalışma isteği kalmamıştı.  “Yarın arayı kapatırız” diye düşündüler iki kardeş. Yorgo çanın sarkan ipini eline sardı, bir süre bekledi, çanı çalmakta tereddüt etti sonunda dua için çanı kısaca çaldı ve kimseyi beklemeden kiliseye daldı. Vasil de arkasından Andon ve Pantelis de onları takip ettiler. Ancak biraz sonra Barba önlerinde, bütün kahvedekiler ve çalışanlar sokağın köşesinde göründüler, oflaya puflaya hızla yokuşu tırmanıyorlardı. Diğer taraftan kadınlardan oluşan başka bir grup da sokağın öbür başında görünmüştü ki içeriden Yorgo’nun pes perdeden sesi dalga dalga yayılmaya başlamıştı. “Ulu babamız, o yüce ve ebedi krallığına bu günahkâr ve bahtsız kızını kabul et, yanından ayırma. Amen” Herkesin içten aminleri dalga dalga köye ordan da ovaya doğru yayıldı. O gün son yılların en hüzünlü töreniydi yapılmakta olan, herkes içtenlikle kalpleriyle yüzleşmişlerdi, Andon ustayla Pantelis de hayallerinde memlekete gidip gelmişler, gittikçe ağırlaşan özlem buram buram burunlarının direğini sızlatmıştı.


Takip eden günlerde, Yorgo kendini tekrar işlerine verdi ve en büyük işi de okul inşaatıydı. Papaz elinden geldiğince okul inşaatının bir an evvel bitirilmesi için çalışıyor, hiç beklenmedik anlarda ortaya çıkan zorlukların aşılmasında Andon ustaya yardım ediyor ve her ayinde dualar ediyordu. Aslında bu okulun yapımına ön ayak olan tek insan Yorgo idi. Osmanlı’nın okul tedrisatına ayıracak yeterince bütçesi hiçbir zaman olamadığı için, kendi cemaatından okul için para toplayarak önceleri ahırdan bozma okulu tamir ettirmiş, kalan paralarla yeni bir hristiyan okulu yapılması  fikrini ortaya koymuş, bunun için mali ve maddi destek için Smyrna Metropolitiyle yüz yüze görüşmüş, Kirkince’nin yeni ve daha büyük bir Hristiyan okuluna ihtiyacı olduğuna önce köylüyü, sonra Metropoliti inandırmıştı. Nereden kaynak bulacağını da sayın Metropolit çözmüştü. Hristiyanlık Araştırma Enstitüsü “Homeros” dan okul için proje ve mali destek sağlayacağına söz vermişti. Yorgo bu gezisinde tesadüfen Enstitünün İzmir’deki bir işini yapmak için gelmiş olan,  Akdağ Maden’li Andon ve Pantelis ustalarla   karşılaştı.  Taş mektep[8]’in yapım hikayesi böylece başlamıştı, Kirkince’de. Şimdi de bitirilmesi için çırpınıyordu Yorgo. Hergün inşaatın ve ustaların başındaydı.

Vasili köye geldikten sonraki ilk on, on beş gün kendi evinden dışarı çıkmadan, kimselere görünmeden yaşamaya çalıştı. Yorgo onu da yalnız bırakmamaya gayret ediyorken Kilise ile İnşaat ve Onun evi arasında mekik dokuyordu. Vasili evin penceresinin önüne oturdu mu yemeden içmeden saatlerce ovadaki bağlara bakıyor, biraz sonra bağlar karısının gözlerine, daha zaman geçince kumral saçlarına dönüyordu bütün ova. Zavallı genç adam elinde ev yapımı bir meyve şarabı kadehi saatlerce o hayallerle konuşuyordu.

Yazın sonlarına doğru bir gün Yorgo oğlunun okul inşaatına geldiğini gördü. Sevinçle yanına gitti. “Ustayla görüşmek istiyorum, müsaade edersen” dedi. Andon ustaya:
“Benim evimin bir odasına benim için bir mihrap yapmanızı istiyorum. Masrafını inşaatta  amele olarak çalışarak öderim. Her iş elimden gelir, it gibi çalışırım. Bana bu iyiliği yapar mısın usta?”
 
“Paran yok demek, babandan bulamaz mısın?” Vasili’nin canı sıkıldı ama üzerinde durmadı.
 
“Yok onu bu işe karıştırma” dedi. 
 
Yılların ustası genç adamı hayata döndürebilmek için ayağına gelmiş bu fırsatı kaçırmak istemedi ama hevesli olduğunu da göstermemek için:
 
“Bilmiyorum ki bu halinle ne kadar işe yarayabilirsin? Çok harap etmişsin kendini ama düşüneceğim” dedi ve işine   dönmek üzere masadan kalktı.
 
“Lütfen usta bana bir şans ver” dedi Vasili peşinden. Andon isteksizce ona doğru döndü:

“Pekalâ yarın sabah yüzünü yıka, şarabın başına oturmadan,  yanıma gel, görelim bakalım” diye homurdandı, yuksek sesle:
 
“Beğenmezsem gönderirim haa!”
 
Ertesi gün sabah erkenden Vasili’nin boğaz tokluğuna ameleliği başlamıştı.
Bir hafta sonra Andon Vasili’nin evine gidip –aslında ev Vasili’nin babasının, yani Yorgo’nundu- inceledi ve  ölçü aldı. Küçük odada duvarda yıllarca evvel yapılmış bir niş vardı içe doğru bir karıştan fazla giren, yüksekliği bir zira olan bir girinti. O evde Yorgo ve karısı  ve tek oğluyla yaşarken ikonalarını koyduğu ve gece dualarını ettikleri bir kutsal köşe, onu kullanmaya karar verdi Andon.
 
Andon o girintiyi de kullanarak, bir zira eninde bir buçuk zira boyunda yerden bir buçuk zira yükseklikte, üstü yarım kubbeyle sona erecek neoklasik tarzda bir mihrap tasarladı zihninde. Ertesi gün Selçuk’a inerek sıva ve dişçi alçılarından birer çuval ve keçeciden ince kıyılmış kıtık alarak katırın iki yanına yükleyip akşama doğru Kirkince’ye döndü. Bunu takip eden haftada inşaattan ayırabildiği saatlerde eve gelerek, tasarlamış olduğu mihrabı yapmaya başladı. Önce nişin üstünü bir ziradan üç parmak küçük çapta bir küre haline gelebilmesi için duvarı keskiyle ince ince yonttu. Mihrabın kaba görüntüsü hazır olunca, ince kıyılmış kıtığı el ile tiftiftikleyip kireç harcına kattı ve bu karışımla taş duvarda var olan nişin içinden başlayarak duvarı sıvadı ve içe doğru kavis verdi. Ertesi gün, bahçede hazırladığı bir tepsinin içine 5 hat[9] kalınlığında döktüğü alçı levhayı ince dilimlere ve parçalara böldü. Nişin içine alçı hamurla parçaları bir küre oluşturacak şekilde bir yarım kubbe oluşturdu ve kurumaya bıraktı. İçini kıtıklı sıva ile sıvadı, ölçü olarak tahtadan hazırladığı çapı silindirin çapına eşit olan yarım daireyi kullandı.

 Ertesi gün kendini yarı yarıya çekmiş olan kıtıklı sıvayı ıslattı, nemli haldeyken az miktarda ince dişçi alçısından hazırladığı ince harcı alçı harçlı yüzeylere çekmeye başladı ve bunu taze hazırladığı harçlarla bir kaç defa yaptı ve silindirik nişi ve üstündeki yarım kubbeyi ince sıvayla son haline getirdi. Islak süngerle perdahladı. Avucuyla zımparaladı. Bahçede bir gün önceden alçıdan hazırladığı profilli sövelerin kuruyup kurumadığına baktı. “Beklesin” dedi. Sonra yarım kubbe için alçıdan, profilli söve hazırlamaya başladı. Sıvarken ölçü için kullandığı daireyi dökülmüş olan yarım parmak kalınlığındaki alçı levhanın üzerine çizdı, merkezini işaretledi ve oraya küçük bir çivi çaktı. Sonra bir ipe kalemini bir ipe geçirip merkezden bağlayarak, ilk çizdiği yaydan 3 parmak daha büyük ölçüde yeni bir yay çizdi, testereyle bu çizilmiş yayları keserek yarım daire şeklindeki alçı parçasını çıkarıp masanın üstüne koydu. Sonra bu yayın üzerini bir buçuk parmak kalınlıkta taze alçıyla doldurdu ve üzerinden yan sövelerde kullandığı mastarı gezdirerek yanlardaki söveyle aynı profilde dairesel bir söve elde etti, Andon usta alçıyla ne şekilde çalışılacağını, son derece kararlı ve hızlı hareket etmek gerektiğini, yoksa istediğiniz formu alamadan taşlaştığını iyi biliyordu. Ertesi gün geldiğinde bütün alçıdan hazırladığı sövelerin son şeklini almış, kurumuş olduğunu gördü ve duvardaki nişin yanlarına ve üstüne alçıyla yapıştırdı.

Vasili hergün bitkin halde eve geldiğinde mihrabın yapım safhalarını seyretmeden kendini yatağa atıyordu, nasıl olsa Andon usta bitirdiğinde kendisine göstereceğini bekliyordu. Usta yaptığı işleri bir örtünün arkasında saklıyordu. İşi bitirdi ama yine de Vasili’ye haber vermeden birkaç hafta daha  geçti, Bir sabah “Artık işe gelmeyebilirsin” dedi gence. Vasili yapılan mihraba  karşılık olarak çalışmasının yettiğini anladı ve kahvenin önüne gidip  diğer çalışanları dalgın dalgın seyretti bir süre. Sonra eve döndü.

Eve girdi, içerinin pisliğine aldırmadan mihrabın yapıldığı odaya daldı. Yapılmış olan işin üzeri beyaz bir çarşafla örtülüydü. Bir süre örtüye elini sürmeden dışından seyretti. Heyecanlanmıştı, açarsa ardında ne göreceğini merak etmeye başlamıştı ki örtüyü bir gelin duvağı kaldırır gibi yavaşca kaldırdı ve kenara attı. Örtünün arkasında, pırıl, pırıl, adeta beyaz bir mermerden yapılmış bir mihrap kendini gösterdi. Pencereden giren uçuk pembemsi ışık mihrabın iç bükey yüzeyinde yansımalar yapıyordu. Bir an geldi, Vasili yansımaların arasında  karısının güzel yüzünü görür gibi oldu. Gözlerine inanamadı, oğuşturdu, bir daha oğuşturdu. Evet, karısının beyaz gelinliğiyle, bir gelincik tarlasının içinde, başında kır çiçeklerinden bir taç ile yürürken, kahve rengi saçlarının havalarda uçuştuğunu gördü Vasili. Bembeyaz zeminde bir kayboluyor bir geliyordu, karısının hayali mihrabın içinde dalgalanıyordu. Ela gözleri çağırır gibi hasret ve sevgiyle bakıyordu genç adama. Bir de bir buçuk, iki yaşlarındaki bir oğlan çocuğunu elinden tutuyordu genç kadın. Genç adam bir anda ilgisini çocuğa çevirdi, annesinin hatlarını taşıyan buğday benizli, elâ gözlü, sarı saçları rüzgârla savrulan bir bebekti elinden tuttuğu. Vasili’nin gözleri yaşardı, burnunu çekti. Ölüsünün arkasından ağlayamamıştı, işte sağnak başlıyordu şimdi. İçini çeke çeke, bağıra bağıra ağlama krizine girdi genç adam. Neler söylediği pek anlaşılmıyordu ama yüksek sesle salyaları aka, aka, sümükleri ince bıyıklarından sarka, sarka ağlıyordu. Bir zaman sonra kendini karanlıkta yerde ayaklarını açmış oturmuş halde buldu. Akşam bütün hoşluğu ve loşluğuyla çökmüştü. Bu alaca karanlıkta önündeki beyaz mihrap yarı aydınlık ama bomboş duruyordu. Vasili panikledi, öyle baktı olmadı, böyle baktı, olmadı, ayağa kalktı olmadı, yere yattı yine olmadı, göremedi karısının hayalini. Tekrar ağlama krizine girdi. Durulunca; “Yaşamak güzel şey ama galiba ölümsüzce yaşamak, yani ölümden sonra ölmeden yaşamak daha da güzel olmalı,” diye düşündü, genç adam.

“Evimize hoş geldin” dedi yüksek sesle. “Burası senin de evin. Ben yaşadıkça Sen de yaşayacaksın. Bu hayal bu mihrapta kalmalı, kaybolmamalı”. El yordamıyla yağ kandillerinden birini buldu, çakmakla yaktı, sarımtırak ölgün bir ışık odayı sıcacık sarıverdi. Bu titrek ışıkta mihrabı seyretti. Gerçekten de bir sanat eseri olmuştu, bu boş haliyle bile mistik bir hava getirmişti bu odaya, bu eve. Andon usta yapmasına yapardı, evvelce de buna benzer çalışmaları olmuştu ama bu kaba, bu kocaman,  nasırlı ellerinden bu kadar zarif bir eserin çıkmasında içindeki ruh halinin bir etkisi olmalıydı. Bu yapıtıyla  bir ümitsiz aşığa yaşama umudu vermeye çabalamıştı. Sevdiklerinden aylardır uzak kalmasının da, yaparken onlara duyduğu özlemin de  etkisi olduğu belliydi. Bu yaptığı  mihrapla çok uzaklara, meçhule giden bir yolun kapısını yaratmıştı adeta, ardına da hasret, umut, ve heyecan eklemişti, açılmayı bekleyen.  İşte o kapı şimdi Vasili’yi kaybettiği sevdiğinin ardından hayata yeniden bağlıyordu.   Vasili uzunca bir süredir elini sürmediği boyaları aradı evin içinde, ne kadar resim malzemeleri varsa mihrabın önüne getirdi. Toprak boyalar, yağlı boyalar, bezir yağları, kıtre zamkı, çeşit, çeşit fırça ve spatulalar, bezler palet vs. bir de bir testi şarap.

Sabah babası eve uğradığında, evin kapılarını açık buldu. Etekleri ziller çalarak içeri daldığında alt odaların birinde Onu masanın üzerinde sızmış halde buldu. Başını çevirdiğinde Duvardaki mihrabı gördü ve durakladı. Beyaz mermerden yapılma gibi parlak,  cilalı bir mihrap. Bir süre daha gözlerini alamadı seyretmekten; “Vay canına bu da ne? Nasıl bir şey, aman Tanrım bu kadar güzel bir mihrap daha görmedim” diye kendi kendine konuştu. Resim malzemelerini bir kenara çekip, Vasili’yi uyandıramadı ama yarı uyur vaziyette koluna girip yatağına götürdü. Tekrar mihrabın başında ayakta dikilmiş ince ince seyrederken, Vasili yanında belirdi. 

“Beğendin mi?” Yorgo boş bulunup yerinde sıçradı:

“Beğendim mi? Ben böyle güzel bir şey görmedim efendi.”
 
“Andon usta yaptı bunu, benim için.”
 
“Andon gibi iri, yarı, kaba görünüşlü biri bunu nasıl yapar?” diye dudak büktü ama yaptığı önündeydi işte. “Adam elleriyle değil yüreğiyle yapmış olmalı,” dedi Yorgo.
 
“Duvağını açtığımda ardında Marika’yı gördüm, gelincikler içinde. Baba bana dua et... Onun hayalini kalıcı kılmama yardım etsin, Hristos,  bitirene kadar bana güç versin”
 
O gün yarı sarhoş vaziyette sabahtan başlayıp öğlene kadar elindeki malzemeleri gözden geçirdi, duvar için aklından geçirdiği toprak boyalarını  bir araya getirdikten sonra kömür kalemini eline aldı.  İnceltti. Mihrabın karşısında gözlerini kısıp bir kaç dakika tereddütten sonra yavaşça elini kaldırıp silindirik girintinin içinde hafif dokunuşlarla bir ufuk çizgisi belirledi, ardından firar noktalarını tayin etti.  Tarlayı hayal etti,  Neresinde karısı neresinde oğlu olacak onları kompozisyon içine yerleştirdi, ufukta bir kümülüs bulutu düşündü, o bulutun kompozisyonu toplayarak bitireceğini tasarladı. Koyduğu bulutun yerini beğenemedi sağa doğru hafifce kaydırdı, olmadı, biraz daha kaydırdı. Geriye çekilip uzaktan baktı, yanaşıp kadın ve çocuğun yerini öne doğru yaklaştırdı. Karısını yakından göstermek isteğindeydi, tekrar oynattı yerlerinden. Kompozisyona tamam diyemiyordu bir türlü, bunun hiç kolay olmayacağını biliyordu ve  Bahçeye çıktı, kerevette oturup, bir bardak şarap yuvarladı. İçeriye daha bir sarhoş olarak girdi. Kompozisyonu seyretti bir süre, yeniden başladi. çizmeye. “Ustam da böyle yapardı” dedi kendi kendine.

Vasili Yorgo’nun arkasından evden ayrıldı, inşaata gitti. Hava oldukça serinlemişti. Vasili serinliği kemiklerinde hissetti adeta. Okul inşaatının çatısının yarısı kiremitle örtülmüştü. Bu haliyle sevimli bir bina olmuştu, Yorgo okula “Taş Mektep” ismini vermişti. Andon ve Yorgo Barba’nın bir masasına oturmuş Andon’nun defterine bakıyorlardı. Vasili saygıyla yanaştı masalarına ve Andon ustaya:

“Ben size teşekküre geldim ustam, minnettarım, bu rönesans mücevherinin dünya durdukça durmasını istiyorum... ama...” Andon usta yüzündeki ciddi ifade kayboldu güneş yanığı yüzüne bir gülümseme yayıldı, tütünden sararmış bıyıklarının arasından, hafifce kararmış ve sararmış dişleri göründü, yerinden kalktı, omuzunda duran rengi solmuş, ağarmış  ceketini düzeltti, başındaki vişne çürüğü renkli, artık iyice yıpranmış fesini dengeledi ayakta duran Vasili’ye gelip sarıldı.

“Aramıza hoş gelmişsin paşamu” dedi yüksek sesle.  “Yorgo n’apacağini söyledi, yolun açik olsun yavrimu!”

Masaya oturttu onu; “Böylesini ben de ilk defa yaptım bilesin” dedi Andon.
“Ustam o alçıya bu parlaklığı nasıl verdin, mihrapta bir taş soğukluğu, aynı zamanda beyaz bir mermerin parlaklığı var..”
Tekrar sararmış dişleri göründü ustanın; “Sırdır ama yerdeki şimşir kaşıkları görmedin mi?” diye kahkahayla güldü.


Osmanlı’nın son zamanlarında Batılı Devletlerin çeşitli okulları sadece İstanbul’da veya İzmir’de değil, Anadolu’nun en ücra yerlerinde, Merzifon’da, Talas’da, Tarsus’da ve Suriye’de Lübnan gibi İmparatorluğun uzak bölgelerine kadar uzandıkları ve Milli bir eğitimden uzak, kendilerine özgü eğitim ve tedrisatlarla kendi misyonlarını yaymanın bir yolu olarak açılmaları olağan durumlardan biriydi. Burada daha ziyade Osmanlı’nın gayri müslim tabasının eğitim görmesi esas alınmışken, aralarında müslüman olup da zeki, başarılı ve istekli olan çocukların da okulda eğitim görmesi istenir olmuştu.

Vasili de İzmir’de Rum Cemaat okulundaydı. Bu okuldayken   Resim hocası bir levanten olan İtalyan uyruklu senyor Alliberti'nin teşvik etmesiyle başlamıştı resme, Vasili. Dört sene boyunca her hafta Cumartesi ve Pazar günleri sabahtan akşama kadar resim çalışırlardı ikisi birlikte.  Hocası kendi resimlerinde çağdaş yorumlar denerken, Vasili’yi daha ziyade Rönesans ressamlarından kopyalarına ve özellikle portrelere çalıştırdı. Üçüncü yıl içinde karma sergilere girmeye başlamıştı, her katıldığı sergide en az iki eser bazende üç veya dört eser sergilediği olmuştu. Mezun olduktan sonra sevgilisi Marika’nın isteğiyle burda kalmış, İtalya’ya gitmemişti. İlk kişisel sergisini yirmi iki eserle Smyrna’da Odeon’un fuayesinde açmış ve hepsini de satabilmişti. Bilhassa levantenlerden ilgi görmüştü Vasili. İki tablosu  Smyrna’daki Osmanlı Bankası bölge  binasında müdürün makamına asılmıştı. Bundan onbir  ay sonrasında ikinci sergisini açmış, başarılı geçmişti ama sergiden sonra  karısı hastalanmış, sergiden dört ay sonra da karısını toprağa vermişlerdi. Bugün, karısının ölümünden iki ay sonra  çok güc ve riskli bir karar vermişti. Bir hayali gerçeğe dönüştürmek. Yapamazsa, o hayal kendisine küser, darılırsa Vasili ne yapardı bilmiyordu. Babası bu kadar iddialı işe önce itiraz etmiş, sonra kabullenmek zorunda kalmıştı. Bu kendisi için bir dönüm noktası olacak diye açıklamıştı Vasili. “Olmazsa ihtimali yok”
 
Mihraptaki kompozisyonu kesinleştirinceye kadar yaklaşık bir hafta uğraştı. Sonunda bir sabah, geriye çekilip gönül rahatlığıyla seyretti taslağını. Gelincikler bağın kenarına serpilmişler, Bağda asmalar düzgün sıralı, ip gibi dizilmişler, yaprakların arasında  yer yer üzümler hissediliyor. Uzakta, çok uzakta Taş Mektep, ve şirin köy evleri mihrabın en dibinden gülümsüyorlar, her yere mavi parlak bir gökyüzünü yerleşmişti. Başta yapmayı düşündüğü kümülüs  bulutlarını  yok etmiş, hüzün yok demiş ve ufka kadar yaşama sevinci yerleştirmişti Vasili. Ortada ise gelinliği içinde bağın içinden doğmuş gibi genç bir kadın ve elinden tuttuğu birbuçuk, iki yaşlarında bir oğlan çocuğu sevgi ve hasretle bakıyorlar mihrabın dışına doğru.
 
Sabahleyin aceleyle ve sabırsızlıkla hazırladığı toprak boyalardan menekşe rengini aldı kaba, sulandırdı ve mihrabın içine hızlı bir şekilde sürmeye, arkada bir fon yaratmaya başladı. fırçanın her gidiş gelişinde Vasili’nin kalbi de heyecanla gidip geliyordu acele, acele. “Hayatı hızlı yaşar gibi, hasrete koşar gibi acele, acele” diye düşündü “kendime hazırlıyorum burayı aydınlık, neşeli, duygu dolu” mihrabın içi aydınlık bir şafak rengini almaya başlamıştı. Durdu geriye çekildi, bir süre seyrettikten sonra tekrar daldı işe, ve bazı yerleri ikinci kat boyadı, bulandırdı ortalığı. Sonra uçuk bir pembe hazırladı ve Genç kadının ana hatlarına dokundu hafif hafif. Bir ara ismini işitir gibi oldu mihraptan, Marika’sı köy çobanın kızı Ona sesleniyordu; “Bir an önce seni görmek istiyorum” diyordu sesi, daha bir hızlandı Vasili. Fırçayı daha  dikkatle ve çabuk kullanmaya başladı.
 

“Fırça ucundaki boya her şekle, her kılığa girer yeterki siz ona ne olması gerektiğini söyleyin” derdi, hocası Alliberti Vasili’ye. Hangi çeşit fırca, kalın, ince, yassı, konik, yelpaze vs nasıl olursa olsun boyayı fırçaya yüklediği zaman aklına bu deyişi gelirdi hocasının. Aslında bir sürü şey gelirdi Vasili’nin aklına, resimle adeta konuşurdu genç adam. Şimdi de yapmakta olduğu resimle dialoğa başlıyordu. Gözlerini kapıyor zavallı karısını hayal ediyordu, aklına birden bir fotoğrafının olduğu aklına geldi. Genç kadının tek resmi kasabada bir fotoğrafcının kuşlu siyah perdesi önünde beraberce çektirdikleri siyah beyaz bir fotoğraftı. O gün çarşıya indiklerinde fotoğrafçıdan önce, meydandaki çınaraltı kahvesinde ikisi de birer sahlepli sütten mamûl dondurma yemişlerdi ki bu onların son çarşıya çıkışları olmuştu.

“Hatırladın mı Marika? Sonra fotografi aldırdıydık” dedi mihraptaki hayale.

İsmail ustanın “Selçuk Hatırası” yazılı perdesinin önünde bir tahta sandalyada, başları açık, elleri dizlerinde, o şekilde büyülenmiş gibi “camera obscura”nın derinlerine bakan çift, bir hayli uzun poz vermişler ve yarım dakika kadar kıpırdamadan oturmuşlardı, o ahşaptan mamul, önünde bir pirinç muhafaza içinde basit bir merceği olan kutunun karşısında. İsmail usta, eski kahveci, İzmir'e, Kirkince'liler Smyrna derler, bir gittiğinde Kemeraltında ikinci Beyler sokağının köşesinde görmüştü bu makina ile resim aldırıldığını, büyülenmiş gibi seyretmiş, daha sonrada Yosef ustaya bu sihirli kutuyu satması için adeta yalvarmıştı. Kış, yaz açıkta bu işi yapmaktan bıkmış usanmış olan adam, o gün romatizmalarının da ısrarıyla, biraz nazlandıktan sonra makinayı satmaya razı olmuş ve Ona bu meslekle ilgili ilk bilgileri vermişti. Resmin makina önünde çektirilmesi birinci kısmıysa da daha vakit alıcı yarısı resmin tab edilmesi ve can alıcı olanın arabın tekrar çekilmesi olduğunu İsmail'e ısrarla anlatmıştı.  İzmir dönüşünde ocağı Arnavut Apo'ya devretmiş olan İsmail bir senedir hevesle bu işi yapmaktaydı.

"Hele siz biraz bekleyesiniz, oğlum Reza ordan iki taze çay kap da gel!" diye yandaki eski kahvesine seslendi İsmail usta.

Vasili ile Marika'nın   resimlerinin kağıda basılması bir yarım saatlerini daha almıştı. Fotoğrafcılık, çok yeni bir iş olduğundan, resmin çekiminden, karta basımına, kartın makasla kesilip, Vasili’ye verilene kadar geçen eğlenceli süreci kahveci çıraklarıyla beraber büyük çarşı esnafının bir kısmı da merakla seyretmişlerdi. İsmail  ustanın kutunun önündeki   objektifin kapağını nasıl ahenkle açtığını ve havada dolaştırırken 10’a kadar saydığını ve tekrar hızla  kapattığını, sonra kutunun altındaki  kısımda mevcut banyoda elini siyah körükten sokup  kartı nasıl banyo ettiğini sonra bu resmin arabını alıp objektif önündeki ayarlı kolun üstüne ters yerleştirip nasıl  objektif kapağını yine kuş gibi uçurup resmini çektiğini ve aynı banyo işlemlerini yaptıktan sonra karta basılan fotoğrafın nasıl tespit banyosunda, kutunun altındaki çekmecede, açıkta yıkadığını,  dikkatle izleyenler izlemeyenlere  anlatıyorlardı. Usta  en sonunda makasla kestiği ıslak fotoğrafı genç adama verebilmişti. Vasili gidip o resmi buldu getirdi ama karısının gözleri  gölgeler içinde kalmış ve  çok da net çıkmamıştı. Tereddüt etti bir süre resme daldı, nasıl yapacağını düşündü. Şimdi herşey Ona bağlıydı, karar verdi; hatırlayabildiğini resmedecekti. Kafasını ve hayalini süsleyen kadın adeta canlı gibi mihraptan gelenlere doğru bakacaktı. Hafif dokunuşlarla devam etti resmine.


Ekim ayının başından itibaren ara ara yağmurlar iniveriyordu köyün üstüne. O zaman inşa işi duruyor, çalışanlar kahvenin ocağına sığınıyorlardı. Yağışın çabuk geçmesine dua ediyordu Andon usta, onun yapabileceği tek şey bu oluyordu. Ekim ayının ortasında çatı seviyesine geldiler, tavan arasını havalandıracak yassı delikleri ve çatı merteklerinin duvarda oturacağı yuvaları hazırladılar ve ay sonuna doğru çatıcılara  yol verdiler. Çatıcılar dört ustaydı, Andon yanlarına dört amele verdi ve takımı takviye etmiş oldu.  İlk gün çatıcılar merteklerden çatının üzerini aşan bir basit makaralı bir vinç kurdular. Bütün  ahşapları çatıya bu vinç yardımıyla çekeceklerdi. İlk işleri mevcut duvarların üstüne beşlik[10] yastıklar  yatırıp duvar içinde bırakılan kenetlere bağlamak oldu. İki usta ve Andon arka balkon  ve ön giriş sahanlıklarının üzerini aşacak bir çift kadronu amelelerin yardımıyla yerleştirdiler, Andon daha önce demirciye hazırlattığı taşıyıcı döğme demir kenetleri ön kadronun yan yüzüne çakarak taşıma askıları meydana getirdi ve kesme tastan hazırladığı üzerinde yazı yazılmış lento parçalarını bu kadronlara mıhlayıp ve harçla sıkıştırıp girişin üzerinde düzgün bir yazı elde etti. Yorgo’ya seslendi yukarıdan; “Hey Peder  yazı düzgün mü?” Yorgo eteklerini toplayarak sahaya girdi ve lentoda yazılmış olan yazının karşısına geçti. Taş Mektebin alnında Yunanca “BİLGİ KUVVETTİR” yazıyordu. Aslında "semavi bilgi" demişti ama taşçılar sığdıramamışlar, küçültmeyi de Yorgo istememişti sonrasında kısaltmışlardı.

Ardından Andon ve çatıcılar mahya yüksekliğini beraberce tayin edip gergi ipleri, kırnaplarla  hayali çatıyı çattılar. Andon usta sevincinden havalara uçtu, sanki çatı tamamlanmış gibi. Çatıcılar bu tespitlerden sonra kendi işlerine döndüler.
Vinç yardımıyla tam  orta yere  5 parmaklık iki kirişi ağız ağıza gelecek şekilde çatarak kelepçe ve köşebentlerle birbirine bağladılar, arkasından aynı şekilde iki trapez daha hazırladılar, kuruluş sırasında asıl yükü bunlara taşıtacaklardı. O gün biraz yağmur çiseledi ama sadece ortalığı serinlettiğine Andon çok sevindi;. “Başlangıç çok önemlidir, doğru başla, doğru gitsin ve öylece de biter, be” dedi içinden.
 
İlk iki hafta parçalı bulutlu geçerken  iş kesintisiz devam etti. Üçüncü haftaya girdiklerinde pastırma yazı dedikleri ayaz ama güneşli dönem başladı yağışsız. Kiremit altı tahtalarının çakımına başladılar. Beşik çatı artık görünür hale gelmişti. Andon ve Pantelis ellerinden gelen yardımı yapıyorlardı çalışan ustalara, kendi elleriyle yemek ve su taşıyorlardı çatıya. Onlar da olayın farkında olduklarından kafalarını kaldırmadan çakıyor ve çakıyorlardı. Yağışlardan önce tahtaları kapattılar binanın üstüne. Andon adamlara hiç durmadan bitümlü pestillerle çatının kapatılmasını istedi ama ustalar bu durumda kiremitleri döşerken pestillerin yırtılacağını söyleyerek   itiraz ettiler, yine bildikleri gibi ruloları önce yatayda, yavaş yavaş yayıyorlar tam olarak açmadan karabaş çivilerle tahtaya çaktıktan sonra, ince kendir ipiyle çivilerin başlarını birbirlerin bağlıyorlar, böylece kağıdın kaymasını, yerinden uçmasını önlüyorlardı. Arkasından  saçak ucundan başlayarak Marsilya[11]dan gelme modern kiremitleri döşemeye başladılar. Andon ekipleri her iki yönden başlattı ayrı, ayrı. Bir üç gün sonra yarısına gelmişlerdi ki Vasili, Papazın oğlu o gün inşaat sahasında göründü. Andon ve Yorgo ile konuşmaya gelmişti yağmur altında...









[1] 8x12 parmak kesitindeki kadron 25x 38 cm
[2] 1x3 parmaklık mertek; 4,5 x 9,5 cm lik çam ağacından hazırlanmış mertek
[3] Bir parmak=3,15 cm
[4] 1 Arşın(zira)  = 75,7 cm =24 parmak
[5] 20 parmak 3.15 x 20= 63 cm
[6] Ati; gelecek
[7] Müselles; Üçgen
[8] Yapımı 1906 miladi senesi
[9]  5 hat, yaklaşık 12 mm.
[10] Beşlik yastık; 5 x 3.14 = 15,7 cm lik kare kesitli ahşaplar
[11] Marsilya kiremitleri; 20. YY başından itibaren Marsilya’dan ithal edilen geniş üzerinde yayvan olukları olan ve bir birine tırnaklarıyla geçerek kilitlenen bir cins kiremit, orijinal olanların üstlerinde “fabriquie en Marsellies” yazısı kabartma olarak bulunurdu. Topraktan olduğu gibi, çatı arasının aydınlatılması için camdan yapılmış olanlarına da rastlanırdı. Antalya Eski Limanındaki Tuz Kapısı sokakta Osmanlı Bankasına ait üç katlı deponun (şimdi Adalya Oteli diye anılan yapı) orijinal çatısında bu iki cinsten de kiremit kullanılmıştı. Binanın 1977-1979 yıllarındaki restorasyonu ve adaptasyonu sırasında örnekleri toplanmışken TC Turizm Bankasının kapatılması sırasında kaybolduğu düşünülmektedir.
Türkiye’de bu biçimde, bu tasarım formunda üretilmiş  kiremitlerin genel adı da Marsilya Kiremiti olarak yıllarca yapı sektöründe kullanılmıştır.
Bu konuya ek olarak, 19 asır sonlarında ve 20 asır başında kullanılan bir döşeme biçimi olan “Prusya veya Volta döşeme” yapımında kullanılan çelik putrellerde aynı yollardan Almanya ve Fransa’dan ithal edilmiştir. Antalya Yat limanında Halen bunun örnekleri şimdi Otel olan Osmanlı Bankası Deposu  yanındaki ve karşısındaki yapılarda görülebilir.
 
Eski Antalya limanı, iskelesi; MÖ II. YY dan beri Pamfilya bölgesinin denize açılan tek ticari ve deniz ulaşım noktası olduğundan, karakteristik bir yapıdadır. Güneyden ve Batıdan gelen dalgalara kaşı mendireklerle  korunmuş yaklaşık 35 ha alanda 15m ye kadar tekne çekek yeri, 15m ye kadar tekne yapım yerleri ve emtia depoları ile Deniz ticareti yapan tüccarların yazıhanelerini bulunduğu bir yer olup deniz yoluyla gelen çağdaş yapı malzemelerini ilk tanıdığımız yerdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder