BİR RESMİN ANATOMİSİ
BÖLÜM IV
Genç
adamın aklında sessizlik ve boşluk varken kalkıp doğruldu. Şiddetli helâya
gitme ihtiyacı dışarı itiyordu onu. Merdivenlerden ayaklarının ucuna basarak
süzülmeye çalıştı. Aşağı taşlığa ayağını bastığında bahçeye bakan pencerelerden
gelen ışıkta tuvalete giderken, küçük odanın kapısının altından sızan ışıkla
irkildi, titrek üzgün bir aydınlık kapının altından dışarı sızıyordu. Gözü
takıldı, öylece kalakaldı. Ama ışık aniden kayboldu. Genç adam ürperdi ama aynı
zamanda bir merak içini sardı, kim kalkmış olabilirdi? Kapıyı tereddütsüz açtı,
annesini ya da babasını elinde idare kandiliyle göreceğini bekliyordu ama içeride
pencereden gelen akşam aydınlığı dışında kimsecikler yoktu. Ortada kalıverdi
şaşkın. Panikle dışarı çıkarken duvarların birinin çatlaklarından önce hafif
sonra biraz daha kuvvetli, üzgün ve titrek bir ışık görünmeye başlayınca, genç
adam hoplayarak kendini dışarı attı. Kapı ardına kadar açıldı, duvara toslayarak durdu. Duvardan
sızan ışığın aydınlığı kapıdan dışarı çıkıp taşlığa süzüldü. O sırada genç adam
çoktan merdivene saldırmış yarı yere varmıştı, ışıkta peşinde. Ne yaptığını
bilmeden panik içinde koşuyordu. Yukarıda yattığı sedire paldır küldür zor attı
kendini. Üzerindeki pikeyi kafasına kadar çekti, hareketsiz kaldı. Nefesini
tuttu, etrafı dinledi. Çıt yoktu, öylece bekledi.
***
Andon
iki ay sonra okulun üst katın duvarlarına başladı, bu planlamasından onbeş gün
geç kaldığını gösteriyordu. Alt kat onları biraz oyalamıştı. Yapının
köşelerinde kullanacağı kesme taşlar oldukça geç gelmiş olduğundan köşelerde
bir hafta oyalanmışlardı. Köşeye sonradan koyduğu kesme köşe taşlarını
neredeyse sıfır derzle toplamış ve diğer duvarlarla kaynaşmasından emin olmak
için harcın içine kiremit ve tuğla tozu kattırarak horasan harcı benzerini
yaptırmış ve köşe taşlarını birkaç sırada bir yerine, her sırada demir
kenetlerle diğer duvarlara bağlamak zorunda kalmıştı. Korkulu rüya görmektense
biraz daha fazla para ve emek harcamıştı. Bu arada ahşap döşemelerde
çalıştıracağı dülger ve yardımcısı zamanında
geldiğinden “Bizim yevmiyemiz çalışır usta, haa!” diyerek Andon’un canını
sıkmışlardı, ama haklıydı adamlar. Bodrum duvarları 4 ziraya yükseldiklerinde
Andon gerekli kiriş yuvalarını bırakmış, neyseki dülgerle yardımcısı en fazla
beş gün boşta kalmışlar, sonra işlerini yapmaya başlamışlardı. Ardıç ağacından sekize oniki[1] hazırlatılan kadronları altına
duvar gelmeyen, sınıf duvarlarının altına gelecek şekilde yerleştirirken, Usta, başları duvar içinde kalacak ağaçların
başlarını iyice katranlatmadan koydurmuyordu. Onların üstüne bir buçuğa üçlük[2] mertekler birer arşın
arayla yerleştririldikten sonra üzerlerine lamba zıvanalı hazırlanmış birer
karış enli, bir parmak[3] kalınlığında taban
tahtaları çakılacaktı. Onun bitiminde mertekler alttan da yarım parmak
kalınlığında ortalama iki parmak genişlikte serbest boy çam tahtasıyla
kaplanacak böylece bodrumun tavanı kapanmış olacaktı.
Binanın
taşıyıcı işkeleti olan duvarlara gelince, Anton usta temelde duvarlara bir
arşın dört parmak kalınlıkta başlamışken bodrum dış duvarlarını bir arşın[4], iç duvarlarını yarım
arşın olarak ayarlamıştı.
Dış duvarlar üst katta devam ederken yirmi parmak[5]’a inceltilmiş ve iç duvarları da sekiz parmak harman tuğlasından yapmayı planlamıştı. Duvarların yapım tekniği çift cidarlı olup duvarın
dışında bodrum ve bodrum altında çaplanmış moloz taş kullanırken üst
katta dış duvarda kiremit ve tuğla karışık kesme taş duvar örgü ve iç cidarda
harman tuğlasından yapılmış duvar örerek, zarfın içini harç ve moloz taşla
doldurmuştu. Ayrıca bodrumdan itibaren köşe bastiyonları ve pencere ve kapı
sövelerini ince yonu kesme taştan
hazırlatmış, üst ve yan yanaşmalarını burada Andon ve Pantelis bizzat kendileri
kalem ve tarakla hazırlamışlardı.
Dış duvarlar üst katta devam ederken yirmi parmak[5]’a inceltilmiş ve iç duvarları da sekiz parmak harman tuğlasından yapmayı planlamıştı. Duvarların yapım tekniği çift cidarlı olup duvarın
Sınıf
pencereleri aslında yalnızca içeriye ışık alan delikler değillerdi Andon için. Onlar
bir zamanlar kendinin de yaşadığı sınıflarda geleceği hayal ettiği “Ati[6]ye açılan kapılar” idi.
Aydınlığı çok severdi, onun için “gelecek aydınlık” demekti. Baktığınızda
görebileceğiniz bir şey olmasa da hayalleriniz vardı size onları gösterecek,
işte o hayaller taşardı pencerelerden, şekilleri nasıl olursa olsun. Andon ön
cepheyi hayal edip pencerelere biraz derinlik, biraz yükseklik ve biraz da süs
katmayı istedi. Öncelikle cepheye pencere denizlik seviyesinden bir kuşak atmayı düşündü. “Pencereler geniş, yüksek ve ferah olsunlar” diye hayal etti, “Sövelerle çerçevelenmiş, üstünde ortada çiçek kabartmalı kilit taşıyla kilitlenmiş “kyma recta, kyma reversa” profilli düz bir lento ve onun üstünde tuğladan bir hafifletme kemeri” gözlerini kapattı tozlu kirpiklerinin arasından
hayal ettiğini görmeye çalıştı.
“Sövede denizlikten aşağıya bir süs taşı daha. Piramitten kabartmalı bir kutu ve o kutudan sarkan bir kurdele, her pencerenin iki sövesinin altına birer tane. Bütün çocuklara sürpriz hediye kutusu...”
“İşte
çocuklar”, derim, “Hayalleriniz bu kutuda.” Benim hayallerim bununla bitmez
ama..” dedi kendi kendine, “daha fazla kesme taşla oynamaya Enstitünün parası yetmez.”
Köşelerdeki
bastiyonlara birer basit başlık ve abaküs düşündü. Kat aralarına birer friz
koymayı planladı. Verdikleri planda bina
giriş merdiveni tam ortada içeri çekilmiş bir sahanlıkla son bulurken ortasında
çift kanatlı geniş bir kapı ve düz lento yerine lentoları ortadaki kilit
taşında birleşen iki parça taştan yapılacak üçgen şeklinde yerleştirmeyi
düşündü. “Kendini en iyi dengeleyen şekil müselles[7], tabanı geniş tepesi tek
nokta” dedi. Andon ortadaki sofanın sonundaki duvarı içeri çekerek, içerlek, arka bahçeye açılan bir balkon
yapmayı düşündü ön girişin simetriği olarak. Yorgo’ya da bahsetti, “Sofadan tam
ortadaki bir kapıdan çıkılan, meyve bahçesine bakan, öğretmenlerin rahatça
nefes alıp dinlenecekleri bir vaha” diye anlattı papaza. O da:
“Maliyeti değiştirmezse, güzel olur” diyerek kabul etmişti. Yazın ortasında Yorgoyu kötümser düşünceler bastı, yüzü karardı.
“Maliyeti değiştirmezse, güzel olur” diyerek kabul etmişti. Yazın ortasında Yorgoyu kötümser düşünceler bastı, yüzü karardı.
Temmuz ayı ortasında Izmir metropoliti Kirkinci’yi ve inşaatı ziyarete geldiğinde, gelişmeden memnun kalan üstattan Yorgo İzmir’e gitmek için üç dört günlük izin istedi. Metropolit ise Ona İzmir’e beraber gitmeyi teklif etti. Ertesi gün sabah erkenden metropolitle beraber onun iki atlı faytonuyla İzmir’e hareket ettiler. Andon usta bu gidişin İzmir’de İtalyan hastanesinde yatan gelinin durumuyla ilgili olduğunu biliyordu. Son günlerde papaz efendi hüzünlü ve çaresiz gözlerle dolaşıyordu inşaata geldiğinde. Andon’nu da aldı bir düşünce, O da memleketten haber alamıyordu ve son zamanlarda rüyalarında hep kızları ağlarken görüyordu. Pantelis'le konuştu ama Onu ikna edemedi, “Sen ayrılırsan ben şu sırada işlerin hepsine yetişemem, sen de gittin mi de en az onbeş, yirmi gün dönemezsin ağam. Bu durumda Kasım ayı başında çatıyı kapatamayız, bilesin. Hiç olmazsa Yorgo gelsin sen ondan sonra gitsen olmaz mı?” dedi. Doğru söylüyordu. İşine devam etti Andon usta, ama Maden’e bir mektup yazdı, hal ve gidişi sordu.
***
O gece
genç adam korkudan sus pus olmuş dinliyordu dışarıyı. Sadece sessizlik. Sonra yerde
yatan kardeşlerinin muntazam soluk alışverişlerini duymaya başladı. “Düzeldi ulen” dedi. Örtüyü çekti yüzünden.
Birkaç gündür üst üste gördüğü rüyalar aklına gelince ürperiyor gibi oluyor,
ama cesur durmaya gayret ediyordu. Ne olduğunu kavrayamıyordu bu üç dört gündür.
“Kahvenin oraya inmişim, masada oturuyom de, kaveci, bizim kaveci deyil. Kavedekiler de bu küyden deyil, yabancı bir dil konuşup durular. Karşımda bizim eski taş mektep ama daha yapılıp duru. Ta geçen günü temel attılardı. Çalışıyorlar. Emme bitmişi de oluyo bazen. Allahım aklımı koru yarebbim!” diye sıkıntıyla mırıldanıyordu kendi kendine. Aşağıda başka sesler var mı diye yine kulak kabarttı.
“Kahvenin oraya inmişim, masada oturuyom de, kaveci, bizim kaveci deyil. Kavedekiler de bu küyden deyil, yabancı bir dil konuşup durular. Karşımda bizim eski taş mektep ama daha yapılıp duru. Ta geçen günü temel attılardı. Çalışıyorlar. Emme bitmişi de oluyo bazen. Allahım aklımı koru yarebbim!” diye sıkıntıyla mırıldanıyordu kendi kendine. Aşağıda başka sesler var mı diye yine kulak kabarttı.
Genç
Adam bu rüyalardan beri açıkça söylemese de bu evin tekinsiz olduğuna karar
vermişti. Babasına sordu bu köyü, dedesini, nereden geldiklerini, daha
önce nerede oturduklarını vs. Babası da babasından öğrendiklerini "vaktidir diye" aktardı
oğluna, akşam yemekten sonra bahçede kerevette bağdaş kurup, içeriden gelecek
semaveri beklerken. Yaşlı adam babalarının çok önceleri Bulgar çetecilerinin
baskı ve zulmüyle, kendilerini koruyamayan ordunun da tavsiyeleriyle, Kırcali
yöresinden babası daha on, on iki yaşlarındayken dedesinin ailesiyle beraber Gümülcine
civarına geldiklerini, Bulgarların o civarı zaptetmelerinden sonra tekrar
yollara düşerek Selanik civarındaki amcaoğullarının yanına geçtiklerini ama II.
Balkan harbinden sonra Yunan işgaline uğradıklarını anlatmıştı. Osmanlı
Devlet-i Alisi lime lime olmaktaydı ki ahalisi nereye gitseler ardından oraları
düşman eline geçiyordu, son iki yıldır yollarda sürünüyorlardı.
Yunan’nın
Anadolu’ya asker çıkarmasıyla batı Trakya’da yaşayan Türkler ve Müslümanların
aşağılandıklarını, Rum komşularının selamı sabahı kestiğini, Rum çerçinin bile
bir makara iplik bile satmadığını o zaman genç kız olan babaannesinin ağlayarak
anlattığını, sıkıntı artınca Edirne
Dedeağaç’a kaçmaya karar verdiklerini, ama Selanik doğumlu Mustafa Kemal
Paşanın Yunan askerini İzmir’den denize döktüğünden o civarda yaşayanlara daha
düşmanca davrandıklarını, genç adamın dedesi olan Hüseyin dedenin içini çekerek anlattığını söylerdi babası.
Mütarekeden sonra hiçbir beklentileri kalmamışken, anlaşmayla ilk defa devletlerinin sınırları dışında kalmış soydaşlarına sahip çıkıldığına şahit olmuşlarmış. Lozan’da anlaşma imzasından önce iki ülke arasında zorunlu mübadele kabul edilmesiyle genç adamın dedesi ve ailesi, Gündoğmuş nahiyesinin bir köyünden mübadelenin ilk başlarında İzmir’e geldiklerini, daha sonra oradaki geçici iskândan sonra işte bu köyden mal mülk verdiklerini, buraya göçtüklerini, hatırladığı kadar ayrıntılı anlattı.
Mütarekeden sonra hiçbir beklentileri kalmamışken, anlaşmayla ilk defa devletlerinin sınırları dışında kalmış soydaşlarına sahip çıkıldığına şahit olmuşlarmış. Lozan’da anlaşma imzasından önce iki ülke arasında zorunlu mübadele kabul edilmesiyle genç adamın dedesi ve ailesi, Gündoğmuş nahiyesinin bir köyünden mübadelenin ilk başlarında İzmir’e geldiklerini, daha sonra oradaki geçici iskândan sonra işte bu köyden mal mülk verdiklerini, buraya göçtüklerini, hatırladığı kadar ayrıntılı anlattı.
“Baba
bu ev eskiden kiminmiş acaba?” diye araya girdi genç adam.
”Burdan mübadleyle ayrılan, Yorgo adlı bir papazın eviymiş, bildiğim kadarıyla. Hatta tekrar geleceğini düşündüğünden”, arkasında bulunan kapıyı işaret ederek; “giriş kapısının üst pervazına bir de mektup bırakmış zarf içinde. Babam kendi bulmuş ve okumuş, eski Türkçe yazılmış mektubu. Ama ben gürmedim onu be, hayal meyal atırlarım babam rametlinin mektuptan basederdi ama anlattıklarını unuttum gitti" dedi.
“Yorgo yazmış!?” genç adam yine araya girdi. Rüyasında gördüğü taş mektebin yapılması için kendini parçalayan, köylüyü toparlayan, para falan toplayan adam, geleceğe mektup yazmış. Genç adam ürperdi, “Hepsine şahit oldum rüyamda, mektup yazdığını da gördüm” diye mırıldandı. Korkmaya başladı kerevette babasının yanında otururken, kardeşleri pek ilgilenmemişlerdi ama annesi nemlenen gözleriyle yere bakıp duruyordu. Genç adam Yorgo’nun mektubunu hatırladı.
”Burdan mübadleyle ayrılan, Yorgo adlı bir papazın eviymiş, bildiğim kadarıyla. Hatta tekrar geleceğini düşündüğünden”, arkasında bulunan kapıyı işaret ederek; “giriş kapısının üst pervazına bir de mektup bırakmış zarf içinde. Babam kendi bulmuş ve okumuş, eski Türkçe yazılmış mektubu. Ama ben gürmedim onu be, hayal meyal atırlarım babam rametlinin mektuptan basederdi ama anlattıklarını unuttum gitti" dedi.
“Yorgo yazmış!?” genç adam yine araya girdi. Rüyasında gördüğü taş mektebin yapılması için kendini parçalayan, köylüyü toparlayan, para falan toplayan adam, geleceğe mektup yazmış. Genç adam ürperdi, “Hepsine şahit oldum rüyamda, mektup yazdığını da gördüm” diye mırıldandı. Korkmaya başladı kerevette babasının yanında otururken, kardeşleri pek ilgilenmemişlerdi ama annesi nemlenen gözleriyle yere bakıp duruyordu. Genç adam Yorgo’nun mektubunu hatırladı.
***
Papaz Yorgo
o akşam hiç uyumadı, mübadeleyle çıkacağı yolda yanında götüreceklerini bir
hurca doldurmuş, bir de yanından ayıramadığı tahta bavulunu hazırlamıştı.
İçinde yarım asırlık hayatının bütün
kalıntıları, aldığı diplomalar, hediye edilmiş mukaddes kitap, ailesinden kalan
resimler, karısı ve oğlunun çerçeveli resmi ve topladığı ikonalar, tesbihler
vs. yanından ayırmazdı onları bu tahta bavulla
beraber. Arada açıp açıp baktığı
da olurdu. Bilhassa karısının ölümünden sonra daha sık yapar olmuştu bunu.
Oğlunun hasreti daha ağır bir yük olmuştu şimdilerde. “Neredeydi? Ne yapar, ne ederdi bu oğlan? Bu kargaşa içerisinde yanımda olmanı çok isterdim oğlum..” dedi.
Oğlunun hasreti daha ağır bir yük olmuştu şimdilerde. “Neredeydi? Ne yapar, ne ederdi bu oğlan? Bu kargaşa içerisinde yanımda olmanı çok isterdim oğlum..” dedi.
Yağ kandilinin titrek ışığında duvardaki Yorgo’nun
kamburunu çıkarmış kara kocaman bir gölge olarak masaya kapandığını yıllar
sonra görmüştü Hüseyin bir gece rüyasında. Uzunca bir süre yerinden
kıpırdamadan oturdu adam. Biraz sonra doğrulduğunda elinde bir kağıt vardı ve
onun kandile doğru çevirerek, kâh yaklaştırarak kâh uzaklaştırarak okumaya
çalıştığını gördü. Genç Hüseyin mektubu yakından gördü ama tam olarak
kavrayamadı. Babası da dedesinin bu konuda hiç bir ayrıntı verdiğini
hatırlamıyordu.
Yorgo
gözleri yaşlı, mektubu gözden geçirdi. Mektubu eski yazı ile yazmıştı:
Kanun-u sani 2 sene 1924,
“Merhaba
kader arkadaşım, evinize hoş geldiniz.
Ben
Yorgo, bu köyün papazıyım ve bu evin de sahibi. Bizler de sizler gibi kaderlerini
yaşayan insancıklariz. Kader-i muazzamayla bundan beş sene öncesinde bizi şaşırtan,
beklenmeyen bir şey oldu. Bizans kartalının buralardan uçmasından 500 sene
sonra, Ortodoks bayrağı bu topraklara geldi. Sevindik, velâkin çok geçmeden geri
uçtu, bizleri kumsalda unutulan kabuklar gibi bırakip gittiler. Bu dalga duruldu
mu, yine gelir mi bilinmez ama arada biz insancıklar ezilir, üzülür, ölürüz,
kaderin ne umrunda.
Bu
evi köye tayin olduktan beş yıl sonra yapmışım, son derece güzel bir evdir. Her taşında ve harcında benim ve karimin ve oglum Vasili’nin alın teri ve emeyimiz
var. Büyük ümitlerle oturduk ancak sevgili
karim, evin bitiminden bir sene sonra beni bırakıp gitti, Tanrı günahlarnı baaşlasın,
ışıklarda uyusun. Bir kaç yıl sonra da oğlum Vasili köyün çobani Vitali’nin kizıyla
izdivaç yapti ve bu eve oturdular. Çok mesutlardi ama bir yıl sonra gelinimizi
de Tanri aldı. Oğlum, canim, cigerim kendini yeyip bitirdi ve ortadan kayboldu.
Gitmeden önce, o sırada taş mektebi yapan
usta Andon, ona bir mihrap yaptirdi ama ne mihrap idi. Ve Vasili içine dunyada eşi
benzeri bulunmaz bir resim yaptı ki gördüğümde gelinim ve doğmamış torunum canlanmiştir,
dedim. O resim şimdi küçük odadadir, size emanettir efendim.
Çok
istedim onu da götürmek, lâkin yerinden sökemedim, çabalarken köşesinden kırdım onu. Tanrı aptalliğımi
affetsin. Onun mahfolmasına müsaade etmeyiniz efendim. Bu ev yaşadıkça O da yaşasin
istirham ederim.
Şimdi
eşyalarımı topladim, bir denk, bir de tahta bavul. Sizin de yaşadınız acılarla
burdan gidecez. Bilisiniz mi biz Yunanli değiliz, Anadoluluyuz. Ama kahrolasi
kader bizi burdan sürer oldu, ama vatanimizi unutmayacaz. Bakalim kader bize daha başka
neler gösterecek orda. Tanrim hepimizi korusun, kollasın efendimu.
Hürmetlerimle
sizi selamlarim.
Yorgo Stavros, Tanrının hizmetkârı”
Yorgo
mektubu önce ikiye sonra yine ikiye katladı, ve bir sicimle dört yanından
geçirerek bir fiyonkla bağladı. Odadan dışarı çıktı, sokak kapısına geldi ve
kapının üst pervazına ucu görünecek şekilde sıkıştırdı. “Bir gün gelir
birisi bunu okur” dedi kendi kendine.
Yorgo’nun
Smyrna’daki hastaneye varışının ertesi günü, yoğun bakımdaki gelini karnında
bebeğiyle birlikte, öbür dünyaya göçmüştü. Oğlu kendinden başka kimsesi olmayan
genç kadının köyde ardından üzülecek kimsesi de olmadığından bahisle, köye ve
köyde yaşayan hiçbir kişiye minnet borcu olmadığını, evlere yardıma giden
annesiyle çobanlık yapan babasının ve kendisinin çocukluğunda çocuklar arasında nasıl
aşağılandığını unutamadığını bu yüzden köye küskün öldüğünü söyleyerek köyde
gömmenin sevgili eşine karşı saygısızlık olacağını düşündüğünü, cenazenin
başında beklerken babasına usul, usul anlattı. Burada gömülmesine izin
vermesini istedi. Oğlunu dinleyen papaz babası ona hak verdi ve ertesi gün sevgili
gelinini buradaki Ortodoks mezarlığında bizzat Yorgo’nun yönetimiyle sade bir
törenle defnettiler. Vasili onun en yeni giysiler ve güzel aksesuarlar içinde ve de esaslı bir törenle gömülmesini istediğini söylemişti, bütün eksiğini İzmir çarşısından titizlikle toparladı. Babasının idare ettiği tören boyunca suskun, küskün ve üzgün bir halde
insanlardan uzak durdu. Hastaneye geldiğinden beri kendini böyle bir sonuca
hazırlamıştı ama şimdi duygularına mani olamıyordu, en çok da doğacak oğlu
–cinsiyetini bilmemesine rağmen oğlan olacağına inanıyordu- için üzülmüştü. O insancığın kaderinde gün yüzü görmeden
ölmesinin olmasına için için isyan ediyordu ama o kadar, sadece içinden
kahrediyordu.
Ertesi
gün Yorgo köye döndü, yanında oğlu Vasili ile beraber. Cenazenin köye getirilmemesinden
köylüler kendilerine bir ders çıkarmışlar ve bunun ne anlama geldiğini
anlamışlardı. Utandılar. Kahvede o sırada bulunan herkes suspus ayağa
kalktılar. Hastaneye giderken Marika’yı umursamayanlar, Yorgo ile oğlunu
gördüklerinde kahredici bir sesizlik içinde sadece önlerine bakıyorlar ama
utançlarından olsa gerek Vasil’e bir şey söyleyemiyorlardı. Bazıları da halâ aynı
umursamazlık içinde iyice uzaktan pencerelerden seyrediyorlardı. Andon ve
Pantelis, Yorgo ve Vasil’e sarılarak başsağlığı dileklerini söylediler. Ustalar kahvedeki
köylülerin böyle soğuk davranışlarına bir mana veremiyorlardı. Andon usta
öğlenleyin işi paydos etti, içlerinde çalışma isteği kalmamıştı. “Yarın arayı kapatırız” diye düşündüler iki
kardeş. Yorgo çanın sarkan ipini eline sardı, bir süre bekledi, çanı çalmakta tereddüt etti sonunda dua için çanı kısaca
çaldı ve kimseyi beklemeden kiliseye daldı. Vasil de arkasından Andon ve Pantelis de onları takip ettiler. Ancak biraz sonra Barba önlerinde, bütün kahvedekiler ve
çalışanlar sokağın köşesinde göründüler, oflaya puflaya hızla yokuşu
tırmanıyorlardı. Diğer taraftan kadınlardan oluşan başka bir grup da sokağın
öbür başında görünmüştü ki içeriden Yorgo’nun pes perdeden sesi dalga dalga
yayılmaya başlamıştı. “Ulu babamız, o yüce ve ebedi krallığına bu günahkâr ve
bahtsız kızını kabul et, yanından ayırma. Amen” Herkesin içten aminleri dalga dalga köye ordan da ovaya doğru yayıldı. O gün son yılların en hüzünlü töreniydi yapılmakta olan, herkes içtenlikle kalpleriyle yüzleşmişlerdi, Andon ustayla Pantelis de hayallerinde memlekete gidip gelmişler, gittikçe ağırlaşan özlem buram buram burunlarının direğini sızlatmıştı.
Takip
eden günlerde, Yorgo kendini tekrar işlerine verdi ve en büyük işi de okul
inşaatıydı. Papaz elinden geldiğince okul inşaatının bir an evvel bitirilmesi
için çalışıyor, hiç beklenmedik anlarda ortaya çıkan zorlukların aşılmasında
Andon ustaya yardım ediyor ve her ayinde dualar ediyordu. Aslında bu okulun
yapımına ön ayak olan tek insan Yorgo idi. Osmanlı’nın okul tedrisatına
ayıracak yeterince bütçesi hiçbir zaman olamadığı için, kendi cemaatından okul
için para toplayarak önceleri ahırdan bozma okulu tamir ettirmiş, kalan
paralarla yeni bir hristiyan okulu yapılması
fikrini ortaya koymuş, bunun için mali ve maddi destek için Smyrna
Metropolitiyle yüz yüze görüşmüş, Kirkince’nin yeni ve daha büyük bir Hristiyan
okuluna ihtiyacı olduğuna önce köylüyü, sonra Metropoliti inandırmıştı. Nereden
kaynak bulacağını da sayın Metropolit çözmüştü. Hristiyanlık Araştırma
Enstitüsü “Homeros” dan okul için proje ve mali destek sağlayacağına söz
vermişti. Yorgo bu gezisinde tesadüfen Enstitünün İzmir’deki bir işini yapmak
için gelmiş olan, Akdağ Maden’li Andon
ve Pantelis ustalarla karşılaştı. Taş mektep[8]’in yapım hikayesi böylece
başlamıştı, Kirkince’de. Şimdi de bitirilmesi için çırpınıyordu Yorgo. Hergün
inşaatın ve ustaların başındaydı.
Vasili
köye geldikten sonraki ilk on, on beş gün kendi evinden dışarı çıkmadan, kimselere
görünmeden yaşamaya çalıştı. Yorgo onu da yalnız bırakmamaya gayret ediyorken
Kilise ile İnşaat ve Onun evi arasında mekik dokuyordu. Vasili evin
penceresinin önüne oturdu mu yemeden içmeden saatlerce ovadaki bağlara bakıyor,
biraz sonra bağlar karısının gözlerine, daha zaman geçince kumral saçlarına
dönüyordu bütün ova. Zavallı genç adam elinde ev yapımı bir meyve şarabı kadehi
saatlerce o hayallerle konuşuyordu.
Yazın
sonlarına doğru bir gün Yorgo oğlunun okul inşaatına geldiğini gördü. Sevinçle
yanına gitti. “Ustayla görüşmek istiyorum, müsaade edersen” dedi. Andon ustaya:
“Benim
evimin bir odasına benim için bir mihrap yapmanızı istiyorum. Masrafını
inşaatta amele olarak çalışarak öderim. Her
iş elimden gelir, it gibi çalışırım. Bana bu iyiliği yapar mısın usta?”
“Paran
yok demek, babandan bulamaz mısın?” Vasili’nin canı sıkıldı ama üzerinde
durmadı.
“Yok
onu bu işe karıştırma” dedi.
Yılların
ustası genç adamı hayata döndürebilmek için ayağına gelmiş bu fırsatı kaçırmak
istemedi ama hevesli olduğunu da göstermemek için:
“Bilmiyorum
ki bu halinle ne kadar işe yarayabilirsin? Çok harap etmişsin kendini ama
düşüneceğim” dedi ve işine dönmek üzere masadan kalktı.
“Lütfen
usta bana bir şans ver” dedi Vasili peşinden. Andon isteksizce ona doğru döndü:
“Pekalâ yarın sabah yüzünü yıka, şarabın başına oturmadan, yanıma gel, görelim bakalım” diye homurdandı, yuksek sesle:
“Pekalâ yarın sabah yüzünü yıka, şarabın başına oturmadan, yanıma gel, görelim bakalım” diye homurdandı, yuksek sesle:
“Beğenmezsem
gönderirim haa!”
Ertesi
gün sabah erkenden Vasili’nin boğaz tokluğuna ameleliği başlamıştı.
Bir
hafta sonra Andon Vasili’nin evine gidip –aslında ev Vasili’nin babasının, yani
Yorgo’nundu- inceledi ve ölçü aldı. Küçük
odada duvarda yıllarca evvel yapılmış bir niş vardı içe doğru bir karıştan
fazla giren, yüksekliği bir zira olan bir girinti. O evde Yorgo ve karısı ve tek oğluyla yaşarken ikonalarını koyduğu ve
gece dualarını ettikleri bir kutsal köşe, onu kullanmaya karar verdi Andon.
Andon
o girintiyi de kullanarak, bir zira eninde bir buçuk zira boyunda yerden bir
buçuk zira yükseklikte, üstü yarım kubbeyle sona erecek neoklasik tarzda bir
mihrap tasarladı zihninde. Ertesi gün Selçuk’a inerek sıva ve dişçi
alçılarından birer çuval ve keçeciden ince kıyılmış kıtık alarak katırın iki
yanına yükleyip akşama doğru Kirkince’ye döndü. Bunu takip eden haftada
inşaattan ayırabildiği saatlerde eve gelerek, tasarlamış olduğu mihrabı yapmaya
başladı. Önce nişin üstünü bir ziradan üç parmak küçük çapta bir küre haline
gelebilmesi için duvarı keskiyle ince ince yonttu. Mihrabın kaba görüntüsü
hazır olunca, ince kıyılmış kıtığı el ile tiftiftikleyip kireç harcına kattı ve
bu karışımla taş duvarda var olan nişin içinden başlayarak duvarı sıvadı ve içe
doğru kavis verdi. Ertesi gün, bahçede hazırladığı bir tepsinin içine 5 hat[9] kalınlığında döktüğü alçı
levhayı ince dilimlere ve parçalara böldü. Nişin içine alçı hamurla parçaları
bir küre oluşturacak şekilde bir yarım kubbe oluşturdu ve kurumaya bıraktı.
İçini kıtıklı sıva ile sıvadı, ölçü olarak tahtadan hazırladığı çapı silindirin
çapına eşit olan yarım daireyi kullandı.
Ertesi gün kendini yarı yarıya çekmiş olan
kıtıklı sıvayı ıslattı, nemli haldeyken az miktarda ince dişçi alçısından
hazırladığı ince harcı alçı harçlı yüzeylere çekmeye başladı ve bunu taze
hazırladığı harçlarla bir kaç defa yaptı ve silindirik nişi ve üstündeki yarım
kubbeyi ince sıvayla son haline getirdi. Islak süngerle perdahladı. Avucuyla
zımparaladı. Bahçede bir gün önceden alçıdan hazırladığı profilli sövelerin
kuruyup kurumadığına baktı. “Beklesin” dedi. Sonra yarım kubbe için alçıdan, profilli
söve hazırlamaya başladı. Sıvarken ölçü için kullandığı daireyi dökülmüş olan
yarım parmak kalınlığındaki alçı levhanın üzerine çizdı, merkezini işaretledi
ve oraya küçük bir çivi çaktı. Sonra bir ipe kalemini bir ipe geçirip merkezden
bağlayarak, ilk çizdiği yaydan 3 parmak daha büyük ölçüde yeni bir yay çizdi,
testereyle bu çizilmiş yayları keserek yarım daire şeklindeki alçı parçasını
çıkarıp masanın üstüne koydu. Sonra bu yayın üzerini bir buçuk parmak
kalınlıkta taze alçıyla doldurdu ve üzerinden yan sövelerde kullandığı mastarı
gezdirerek yanlardaki söveyle aynı profilde dairesel bir söve elde etti, Andon usta
alçıyla ne şekilde çalışılacağını, son derece kararlı ve hızlı hareket etmek
gerektiğini, yoksa istediğiniz formu alamadan taşlaştığını iyi biliyordu.
Ertesi gün geldiğinde bütün alçıdan hazırladığı sövelerin son şeklini almış,
kurumuş olduğunu gördü ve duvardaki nişin yanlarına ve üstüne alçıyla
yapıştırdı.
Vasili
hergün bitkin halde eve geldiğinde mihrabın yapım safhalarını seyretmeden
kendini yatağa atıyordu, nasıl olsa Andon usta bitirdiğinde kendisine
göstereceğini bekliyordu. Usta yaptığı işleri bir örtünün arkasında saklıyordu.
İşi bitirdi ama yine de Vasili’ye haber vermeden birkaç hafta daha geçti,
Bir sabah “Artık işe gelmeyebilirsin” dedi gence. Vasili yapılan mihraba karşılık olarak çalışmasının yettiğini anladı
ve kahvenin önüne gidip diğer
çalışanları dalgın dalgın seyretti bir süre. Sonra eve döndü.
Eve
girdi, içerinin pisliğine aldırmadan mihrabın yapıldığı odaya daldı. Yapılmış
olan işin üzeri beyaz bir çarşafla örtülüydü. Bir süre örtüye elini sürmeden
dışından seyretti. Heyecanlanmıştı, açarsa ardında ne göreceğini merak etmeye
başlamıştı ki örtüyü bir gelin duvağı kaldırır gibi yavaşca kaldırdı ve kenara
attı. Örtünün arkasında, pırıl, pırıl, adeta beyaz bir mermerden yapılmış bir
mihrap kendini gösterdi. Pencereden giren uçuk pembemsi ışık mihrabın iç bükey
yüzeyinde yansımalar yapıyordu. Bir an geldi, Vasili yansımaların arasında karısının güzel yüzünü görür gibi oldu.
Gözlerine inanamadı, oğuşturdu, bir daha oğuşturdu. Evet, karısının beyaz
gelinliğiyle, bir gelincik tarlasının içinde, başında kır çiçeklerinden bir taç
ile yürürken, kahve rengi saçlarının havalarda uçuştuğunu gördü Vasili.
Bembeyaz zeminde bir kayboluyor bir geliyordu, karısının hayali mihrabın içinde
dalgalanıyordu. Ela gözleri çağırır gibi hasret ve sevgiyle bakıyordu genç adama.
Bir de bir buçuk, iki yaşlarındaki bir oğlan çocuğunu elinden tutuyordu genç
kadın. Genç adam bir anda ilgisini çocuğa çevirdi, annesinin hatlarını taşıyan
buğday benizli, elâ gözlü, sarı saçları rüzgârla savrulan bir bebekti elinden
tuttuğu. Vasili’nin gözleri yaşardı, burnunu çekti. Ölüsünün arkasından
ağlayamamıştı, işte sağnak başlıyordu şimdi. İçini çeke çeke, bağıra bağıra
ağlama krizine girdi genç adam. Neler söylediği pek anlaşılmıyordu ama yüksek
sesle salyaları aka, aka, sümükleri ince bıyıklarından sarka, sarka ağlıyordu.
Bir zaman sonra kendini karanlıkta yerde ayaklarını açmış oturmuş halde buldu. Akşam
bütün hoşluğu ve loşluğuyla çökmüştü. Bu alaca karanlıkta önündeki beyaz mihrap
yarı aydınlık ama bomboş duruyordu. Vasili panikledi, öyle baktı olmadı, böyle
baktı, olmadı, ayağa kalktı olmadı, yere yattı yine olmadı, göremedi karısının hayalini.
Tekrar ağlama krizine girdi. Durulunca; “Yaşamak güzel şey ama galiba ölümsüzce
yaşamak, yani ölümden sonra ölmeden yaşamak daha da güzel olmalı,” diye
düşündü, genç adam.
“Evimize
hoş geldin” dedi yüksek sesle. “Burası senin de evin. Ben yaşadıkça Sen de yaşayacaksın.
Bu hayal bu mihrapta kalmalı, kaybolmamalı”. El yordamıyla yağ kandillerinden
birini buldu, çakmakla yaktı, sarımtırak ölgün bir ışık odayı sıcacık
sarıverdi. Bu titrek ışıkta mihrabı seyretti. Gerçekten de bir sanat eseri
olmuştu, bu boş haliyle bile mistik bir hava getirmişti bu odaya, bu eve. Andon
usta yapmasına yapardı, evvelce de buna benzer çalışmaları olmuştu ama bu kaba,
bu kocaman, nasırlı ellerinden bu kadar zarif
bir eserin çıkmasında içindeki ruh halinin bir etkisi olmalıydı. Bu yapıtıyla bir ümitsiz aşığa yaşama umudu vermeye
çabalamıştı. Sevdiklerinden aylardır uzak kalmasının da, yaparken onlara
duyduğu özlemin de etkisi olduğu
belliydi. Bu yaptığı mihrapla çok
uzaklara, meçhule giden bir yolun kapısını yaratmıştı adeta, ardına da hasret,
umut, ve heyecan eklemişti, açılmayı bekleyen.
İşte o kapı şimdi Vasili’yi kaybettiği sevdiğinin ardından hayata
yeniden bağlıyordu. Vasili uzunca bir süredir elini sürmediği
boyaları aradı evin içinde, ne kadar resim malzemeleri varsa mihrabın önüne
getirdi. Toprak boyalar, yağlı boyalar, bezir yağları, kıtre zamkı, çeşit, çeşit
fırça ve spatulalar, bezler palet vs. bir de bir testi şarap.
Sabah babası
eve uğradığında, evin kapılarını açık buldu. Etekleri ziller çalarak içeri
daldığında alt odaların birinde Onu masanın üzerinde sızmış halde buldu. Başını
çevirdiğinde Duvardaki mihrabı gördü ve durakladı. Beyaz mermerden yapılma gibi
parlak, cilalı bir mihrap. Bir süre daha
gözlerini alamadı seyretmekten; “Vay canına bu da ne? Nasıl bir şey, aman
Tanrım bu kadar güzel bir mihrap daha görmedim” diye kendi kendine konuştu.
Resim malzemelerini bir kenara çekip, Vasili’yi uyandıramadı ama yarı uyur
vaziyette koluna girip yatağına götürdü. Tekrar mihrabın başında ayakta
dikilmiş ince ince seyrederken, Vasili yanında belirdi.
“Beğendin mi?” Yorgo boş bulunup yerinde sıçradı:
“Beğendim mi? Ben böyle güzel bir şey görmedim efendi.”
“Beğendin mi?” Yorgo boş bulunup yerinde sıçradı:
“Beğendim mi? Ben böyle güzel bir şey görmedim efendi.”
“Andon
usta yaptı bunu, benim için.”
“Andon
gibi iri, yarı, kaba görünüşlü biri bunu nasıl yapar?” diye dudak büktü ama yaptığı
önündeydi işte. “Adam elleriyle değil yüreğiyle yapmış olmalı,” dedi Yorgo.
“Duvağını
açtığımda ardında Marika’yı gördüm, gelincikler içinde. Baba bana dua et...
Onun hayalini kalıcı kılmama yardım etsin, Hristos, bitirene kadar bana güç versin”
O gün yarı
sarhoş vaziyette sabahtan başlayıp öğlene kadar elindeki malzemeleri gözden geçirdi,
duvar için aklından geçirdiği toprak boyalarını bir araya getirdikten sonra kömür kalemini eline
aldı. İnceltti. Mihrabın karşısında
gözlerini kısıp bir kaç dakika tereddütten sonra yavaşça elini kaldırıp
silindirik girintinin içinde hafif dokunuşlarla bir ufuk çizgisi belirledi,
ardından firar noktalarını tayin etti. Tarlayı hayal etti, Neresinde karısı neresinde oğlu olacak onları
kompozisyon içine yerleştirdi, ufukta bir kümülüs bulutu düşündü, o bulutun kompozisyonu
toplayarak bitireceğini tasarladı. Koyduğu bulutun yerini beğenemedi sağa doğru
hafifce kaydırdı, olmadı, biraz daha kaydırdı. Geriye çekilip uzaktan baktı,
yanaşıp kadın ve çocuğun yerini öne doğru yaklaştırdı. Karısını yakından
göstermek isteğindeydi, tekrar oynattı yerlerinden. Kompozisyona tamam
diyemiyordu bir türlü, bunun hiç kolay olmayacağını biliyordu ve Bahçeye çıktı, kerevette oturup, bir bardak
şarap yuvarladı. İçeriye daha bir sarhoş olarak girdi. Kompozisyonu seyretti
bir süre, yeniden başladi. çizmeye. “Ustam da böyle yapardı” dedi kendi
kendine.
Vasili
Yorgo’nun arkasından evden ayrıldı, inşaata gitti. Hava oldukça serinlemişti.
Vasili serinliği kemiklerinde hissetti adeta. Okul inşaatının çatısının yarısı
kiremitle örtülmüştü. Bu haliyle sevimli bir bina olmuştu, Yorgo okula “Taş
Mektep” ismini vermişti. Andon ve Yorgo Barba’nın bir masasına oturmuş
Andon’nun defterine bakıyorlardı. Vasili saygıyla yanaştı masalarına ve Andon
ustaya:
“Ben size teşekküre geldim ustam, minnettarım, bu rönesans mücevherinin dünya durdukça durmasını istiyorum... ama...” Andon usta yüzündeki ciddi ifade kayboldu güneş yanığı yüzüne bir gülümseme yayıldı, tütünden sararmış bıyıklarının arasından, hafifce kararmış ve sararmış dişleri göründü, yerinden kalktı, omuzunda duran rengi solmuş, ağarmış ceketini düzeltti, başındaki vişne çürüğü renkli, artık iyice yıpranmış fesini dengeledi ayakta duran Vasili’ye gelip sarıldı.
“Aramıza hoş gelmişsin paşamu” dedi yüksek sesle. “Yorgo n’apacağini söyledi, yolun açik olsun yavrimu!”
“Ben size teşekküre geldim ustam, minnettarım, bu rönesans mücevherinin dünya durdukça durmasını istiyorum... ama...” Andon usta yüzündeki ciddi ifade kayboldu güneş yanığı yüzüne bir gülümseme yayıldı, tütünden sararmış bıyıklarının arasından, hafifce kararmış ve sararmış dişleri göründü, yerinden kalktı, omuzunda duran rengi solmuş, ağarmış ceketini düzeltti, başındaki vişne çürüğü renkli, artık iyice yıpranmış fesini dengeledi ayakta duran Vasili’ye gelip sarıldı.
“Aramıza hoş gelmişsin paşamu” dedi yüksek sesle. “Yorgo n’apacağini söyledi, yolun açik olsun yavrimu!”
Masaya
oturttu onu; “Böylesini ben de ilk defa yaptım bilesin” dedi Andon.
“Ustam
o alçıya bu parlaklığı nasıl verdin, mihrapta bir taş soğukluğu, aynı zamanda
beyaz bir mermerin parlaklığı var..”
Tekrar
sararmış dişleri göründü ustanın; “Sırdır ama yerdeki şimşir kaşıkları görmedin
mi?” diye kahkahayla güldü.
Osmanlı’nın
son zamanlarında Batılı Devletlerin çeşitli okulları sadece İstanbul’da veya
İzmir’de değil, Anadolu’nun en ücra yerlerinde, Merzifon’da, Talas’da, Tarsus’da
ve Suriye’de Lübnan gibi İmparatorluğun uzak bölgelerine kadar uzandıkları ve Milli
bir eğitimden uzak, kendilerine özgü eğitim ve tedrisatlarla kendi misyonlarını
yaymanın bir yolu olarak açılmaları olağan durumlardan biriydi. Burada daha
ziyade Osmanlı’nın gayri müslim tabasının eğitim görmesi esas alınmışken,
aralarında müslüman olup da zeki, başarılı ve istekli olan çocukların da okulda
eğitim görmesi istenir olmuştu.
Vasili
de İzmir’de Rum Cemaat okulundaydı. Bu okuldayken Resim
hocası bir levanten olan İtalyan uyruklu senyor Alliberti'nin teşvik etmesiyle başlamıştı
resme, Vasili. Dört sene boyunca her hafta Cumartesi ve Pazar günleri sabahtan
akşama kadar resim çalışırlardı ikisi birlikte.
Hocası kendi resimlerinde çağdaş yorumlar denerken, Vasili’yi daha
ziyade Rönesans ressamlarından kopyalarına ve özellikle portrelere çalıştırdı.
Üçüncü yıl içinde karma sergilere girmeye başlamıştı, her katıldığı sergide en
az iki eser bazende üç veya dört eser sergilediği olmuştu. Mezun olduktan sonra
sevgilisi Marika’nın isteğiyle burda kalmış, İtalya’ya gitmemişti. İlk kişisel
sergisini yirmi iki eserle Smyrna’da Odeon’un fuayesinde açmış ve hepsini de
satabilmişti. Bilhassa levantenlerden ilgi görmüştü Vasili. İki tablosu Smyrna’daki Osmanlı Bankası bölge binasında müdürün makamına asılmıştı. Bundan
onbir ay sonrasında ikinci sergisini
açmış, başarılı geçmişti ama sergiden sonra
karısı hastalanmış, sergiden dört ay sonra da karısını toprağa
vermişlerdi. Bugün, karısının ölümünden iki ay sonra çok güc ve riskli bir karar vermişti. Bir
hayali gerçeğe dönüştürmek. Yapamazsa, o hayal kendisine küser, darılırsa
Vasili ne yapardı bilmiyordu. Babası bu kadar iddialı işe önce itiraz etmiş,
sonra kabullenmek zorunda kalmıştı. Bu kendisi için bir dönüm noktası olacak
diye açıklamıştı Vasili. “Olmazsa ihtimali yok”
Mihraptaki
kompozisyonu kesinleştirinceye kadar yaklaşık bir hafta uğraştı. Sonunda bir
sabah, geriye çekilip gönül rahatlığıyla seyretti taslağını. Gelincikler bağın
kenarına serpilmişler, Bağda asmalar düzgün sıralı, ip gibi dizilmişler, yaprakların
arasında yer yer üzümler hissediliyor.
Uzakta, çok uzakta Taş Mektep, ve şirin köy evleri mihrabın en dibinden
gülümsüyorlar, her yere mavi parlak bir gökyüzünü yerleşmişti. Başta yapmayı
düşündüğü kümülüs bulutlarını yok etmiş, hüzün yok demiş ve ufka kadar
yaşama sevinci yerleştirmişti Vasili. Ortada ise gelinliği içinde bağın içinden
doğmuş gibi genç bir kadın ve elinden tuttuğu birbuçuk, iki yaşlarında bir
oğlan çocuğu sevgi ve hasretle bakıyorlar mihrabın dışına doğru.
Sabahleyin
aceleyle ve sabırsızlıkla hazırladığı toprak boyalardan menekşe rengini aldı
kaba, sulandırdı ve mihrabın içine hızlı bir şekilde sürmeye, arkada bir fon
yaratmaya başladı. fırçanın her gidiş gelişinde Vasili’nin kalbi de heyecanla
gidip geliyordu acele, acele. “Hayatı hızlı yaşar gibi, hasrete koşar gibi acele,
acele” diye düşündü “kendime hazırlıyorum burayı aydınlık, neşeli, duygu dolu”
mihrabın içi aydınlık bir şafak rengini almaya başlamıştı. Durdu geriye
çekildi, bir süre seyrettikten sonra tekrar daldı işe, ve bazı yerleri ikinci
kat boyadı, bulandırdı ortalığı. Sonra uçuk bir pembe hazırladı ve Genç kadının
ana hatlarına dokundu hafif hafif. Bir ara ismini işitir gibi oldu mihraptan,
Marika’sı köy çobanın kızı Ona sesleniyordu; “Bir an önce seni görmek
istiyorum” diyordu sesi, daha bir hızlandı Vasili. Fırçayı daha dikkatle ve çabuk kullanmaya başladı.
“Fırça
ucundaki boya her şekle, her kılığa girer yeterki siz ona ne olması gerektiğini
söyleyin” derdi, hocası Alliberti Vasili’ye. Hangi çeşit fırca, kalın, ince,
yassı, konik, yelpaze vs nasıl olursa olsun boyayı fırçaya yüklediği zaman
aklına bu deyişi gelirdi hocasının. Aslında bir sürü şey gelirdi Vasili’nin
aklına, resimle adeta konuşurdu genç adam. Şimdi de yapmakta olduğu resimle
dialoğa başlıyordu. Gözlerini kapıyor zavallı karısını hayal ediyordu, aklına
birden bir fotoğrafının olduğu aklına geldi. Genç kadının tek resmi kasabada bir fotoğrafcının
kuşlu siyah perdesi önünde beraberce çektirdikleri siyah beyaz bir fotoğraftı. O
gün çarşıya indiklerinde fotoğrafçıdan önce, meydandaki çınaraltı kahvesinde
ikisi de birer sahlepli sütten mamûl dondurma yemişlerdi ki bu onların son
çarşıya çıkışları olmuştu.
“Hatırladın mı Marika? Sonra fotografi aldırdıydık” dedi mihraptaki hayale.
“Hatırladın mı Marika? Sonra fotografi aldırdıydık” dedi mihraptaki hayale.
İsmail ustanın “Selçuk Hatırası” yazılı perdesinin önünde bir tahta sandalyada,
başları açık, elleri dizlerinde, o şekilde büyülenmiş gibi “camera obscura”nın
derinlerine bakan çift, bir hayli uzun poz vermişler ve yarım dakika kadar kıpırdamadan
oturmuşlardı, o ahşaptan mamul, önünde bir pirinç muhafaza içinde basit bir
merceği olan kutunun karşısında. İsmail usta, eski kahveci, İzmir'e, Kirkince'liler Smyrna derler, bir gittiğinde Kemeraltında ikinci Beyler sokağının köşesinde görmüştü bu makina ile resim aldırıldığını, büyülenmiş gibi seyretmiş, daha sonrada Yosef ustaya bu sihirli kutuyu satması için adeta yalvarmıştı. Kış, yaz açıkta bu işi yapmaktan bıkmış usanmış olan adam, o gün romatizmalarının da ısrarıyla, biraz nazlandıktan sonra makinayı satmaya razı olmuş ve Ona bu meslekle ilgili ilk bilgileri vermişti. Resmin makina önünde çektirilmesi birinci kısmıysa da daha vakit alıcı yarısı resmin tab edilmesi ve can alıcı olanın arabın tekrar çekilmesi olduğunu İsmail'e ısrarla anlatmıştı. İzmir dönüşünde ocağı Arnavut Apo'ya devretmiş olan İsmail bir senedir hevesle bu işi yapmaktaydı.
"Hele siz biraz bekleyesiniz, oğlum Reza ordan iki taze çay kap da gel!" diye yandaki eski kahvesine seslendi İsmail usta.
Vasili ile Marika'nın resimlerinin kağıda basılması bir yarım
saatlerini daha almıştı. Fotoğrafcılık, çok yeni bir iş olduğundan, resmin
çekiminden, karta basımına, kartın makasla kesilip, Vasili’ye verilene kadar
geçen eğlenceli süreci kahveci çıraklarıyla beraber büyük çarşı esnafının bir
kısmı da merakla seyretmişlerdi. İsmail ustanın kutunun önündeki objektifin kapağını nasıl ahenkle açtığını
ve havada dolaştırırken 10’a kadar saydığını ve tekrar hızla kapattığını, sonra kutunun altındaki kısımda mevcut banyoda elini siyah körükten
sokup kartı nasıl banyo ettiğini sonra
bu resmin arabını alıp objektif önündeki ayarlı kolun üstüne
ters yerleştirip nasıl objektif kapağını yine kuş gibi uçurup resmini
çektiğini ve aynı banyo işlemlerini yaptıktan sonra karta basılan fotoğrafın nasıl
tespit banyosunda, kutunun altındaki çekmecede, açıkta yıkadığını, dikkatle izleyenler izlemeyenlere anlatıyorlardı. Usta en sonunda makasla
kestiği ıslak fotoğrafı genç adama verebilmişti. Vasili gidip o resmi buldu getirdi
ama karısının gözleri gölgeler içinde kalmış ve çok da net
çıkmamıştı. Tereddüt etti bir süre resme daldı, nasıl yapacağını düşündü. Şimdi herşey Ona bağlıydı, karar verdi; hatırlayabildiğini resmedecekti.
Kafasını ve hayalini süsleyen kadın adeta canlı gibi mihraptan gelenlere doğru
bakacaktı. Hafif dokunuşlarla devam etti resmine.
"Hele siz biraz bekleyesiniz, oğlum Reza ordan iki taze çay kap da gel!" diye yandaki eski kahvesine seslendi İsmail usta.
Vasili ile Marika'nın resimlerinin kağıda basılması bir yarım
saatlerini daha almıştı. Fotoğrafcılık, çok yeni bir iş olduğundan, resmin
çekiminden, karta basımına, kartın makasla kesilip, Vasili’ye verilene kadar
geçen eğlenceli süreci kahveci çıraklarıyla beraber büyük çarşı esnafının bir
kısmı da merakla seyretmişlerdi. İsmail ustanın kutunun önündeki objektifin kapağını nasıl ahenkle açtığını
ve havada dolaştırırken 10’a kadar saydığını ve tekrar hızla kapattığını, sonra kutunun altındaki kısımda mevcut banyoda elini siyah körükten
sokup kartı nasıl banyo ettiğini sonra
bu resmin arabını alıp objektif önündeki ayarlı kolun üstüne
ters yerleştirip nasıl objektif kapağını yine kuş gibi uçurup resmini
çektiğini ve aynı banyo işlemlerini yaptıktan sonra karta basılan fotoğrafın nasıl
tespit banyosunda, kutunun altındaki çekmecede, açıkta yıkadığını, dikkatle izleyenler izlemeyenlere anlatıyorlardı. Usta en sonunda makasla
kestiği ıslak fotoğrafı genç adama verebilmişti. Vasili gidip o resmi buldu getirdi
ama karısının gözleri gölgeler içinde kalmış ve çok da net
çıkmamıştı. Tereddüt etti bir süre resme daldı, nasıl yapacağını düşündü. Şimdi herşey Ona bağlıydı, karar verdi; hatırlayabildiğini resmedecekti.
Kafasını ve hayalini süsleyen kadın adeta canlı gibi mihraptan gelenlere doğru
bakacaktı. Hafif dokunuşlarla devam etti resmine.
Ekim
ayının başından itibaren ara ara yağmurlar iniveriyordu köyün üstüne. O zaman
inşa işi duruyor, çalışanlar kahvenin ocağına sığınıyorlardı. Yağışın çabuk
geçmesine dua ediyordu Andon usta, onun yapabileceği tek şey bu oluyordu. Ekim
ayının ortasında çatı seviyesine geldiler, tavan arasını havalandıracak yassı
delikleri ve çatı merteklerinin duvarda oturacağı yuvaları hazırladılar ve ay sonuna
doğru çatıcılara yol verdiler. Çatıcılar
dört ustaydı, Andon yanlarına dört amele verdi ve takımı takviye etmiş oldu. İlk gün çatıcılar merteklerden çatının üzerini
aşan bir basit makaralı bir vinç kurdular. Bütün ahşapları çatıya bu vinç yardımıyla
çekeceklerdi. İlk işleri mevcut duvarların üstüne beşlik[10] yastıklar yatırıp duvar içinde bırakılan kenetlere
bağlamak oldu. İki usta ve Andon arka balkon
ve ön giriş sahanlıklarının üzerini aşacak bir çift kadronu amelelerin
yardımıyla yerleştirdiler, Andon daha önce demirciye hazırlattığı taşıyıcı
döğme demir kenetleri ön kadronun yan yüzüne çakarak
taşıma askıları meydana getirdi ve kesme tastan hazırladığı üzerinde yazı
yazılmış lento parçalarını bu kadronlara mıhlayıp ve harçla sıkıştırıp girişin
üzerinde düzgün bir yazı elde etti. Yorgo’ya seslendi yukarıdan; “Hey Peder yazı düzgün mü?” Yorgo eteklerini toplayarak sahaya
girdi ve lentoda yazılmış olan yazının karşısına geçti. Taş Mektebin alnında Yunanca
“BİLGİ KUVVETTİR” yazıyordu. Aslında "semavi bilgi" demişti ama taşçılar sığdıramamışlar, küçültmeyi de Yorgo istememişti sonrasında kısaltmışlardı.
Ardından
Andon ve çatıcılar mahya yüksekliğini beraberce tayin edip gergi ipleri,
kırnaplarla hayali çatıyı çattılar.
Andon usta sevincinden havalara uçtu, sanki çatı tamamlanmış gibi. Çatıcılar bu
tespitlerden sonra kendi işlerine döndüler.
Vinç
yardımıyla tam orta yere 5 parmaklık iki kirişi ağız ağıza gelecek
şekilde çatarak kelepçe ve köşebentlerle birbirine bağladılar, arkasından aynı
şekilde iki trapez daha hazırladılar, kuruluş sırasında asıl yükü bunlara
taşıtacaklardı. O gün biraz yağmur çiseledi ama sadece ortalığı serinlettiğine
Andon çok sevindi;. “Başlangıç çok önemlidir, doğru başla, doğru gitsin ve
öylece de biter, be” dedi içinden.
İlk iki
hafta parçalı bulutlu geçerken iş
kesintisiz devam etti. Üçüncü haftaya girdiklerinde pastırma yazı dedikleri
ayaz ama güneşli dönem başladı yağışsız. Kiremit altı tahtalarının çakımına
başladılar. Beşik çatı artık görünür hale gelmişti. Andon ve Pantelis ellerinden
gelen yardımı yapıyorlardı çalışan ustalara, kendi elleriyle yemek ve su
taşıyorlardı çatıya. Onlar da olayın farkında olduklarından kafalarını
kaldırmadan çakıyor ve çakıyorlardı. Yağışlardan önce tahtaları kapattılar
binanın üstüne. Andon adamlara hiç durmadan bitümlü pestillerle çatının
kapatılmasını istedi ama ustalar bu durumda kiremitleri döşerken pestillerin
yırtılacağını söyleyerek itiraz ettiler, yine bildikleri gibi ruloları
önce yatayda, yavaş yavaş yayıyorlar tam olarak açmadan karabaş çivilerle
tahtaya çaktıktan sonra, ince kendir ipiyle çivilerin başlarını birbirlerin bağlıyorlar,
böylece kağıdın kaymasını, yerinden uçmasını önlüyorlardı. Arkasından saçak ucundan başlayarak Marsilya[11]dan gelme modern kiremitleri
döşemeye başladılar. Andon ekipleri her iki yönden başlattı ayrı, ayrı. Bir üç gün sonra yarısına gelmişlerdi ki Vasili, Papazın oğlu o gün inşaat sahasında
göründü. Andon ve Yorgo ile konuşmaya gelmişti yağmur altında...
[1] 8x12 parmak kesitindeki kadron 25x 38 cm
[2] 1x3 parmaklık mertek; 4,5 x 9,5 cm lik çam ağacından hazırlanmış
mertek
[3] Bir parmak=3,15 cm
[4] 1 Arşın(zira) = 75,7 cm =24
parmak
[5] 20 parmak 3.15 x 20= 63 cm
[6] Ati; gelecek
[7] Müselles; Üçgen
[8] Yapımı 1906 miladi senesi
[9] 5 hat, yaklaşık 12 mm.
[10] Beşlik yastık; 5 x 3.14 = 15,7 cm lik kare kesitli ahşaplar
[11] Marsilya kiremitleri; 20. YY başından
itibaren Marsilya’dan ithal edilen geniş üzerinde yayvan olukları olan ve bir
birine tırnaklarıyla geçerek kilitlenen bir cins kiremit, orijinal olanların
üstlerinde “fabriquie en Marsellies” yazısı kabartma olarak bulunurdu.
Topraktan olduğu gibi, çatı arasının aydınlatılması için camdan yapılmış
olanlarına da rastlanırdı. Antalya Eski Limanındaki Tuz Kapısı sokakta Osmanlı
Bankasına ait üç katlı deponun (şimdi Adalya Oteli diye anılan yapı) orijinal
çatısında bu iki cinsten de kiremit kullanılmıştı. Binanın 1977-1979
yıllarındaki restorasyonu ve adaptasyonu sırasında örnekleri toplanmışken TC
Turizm Bankasının kapatılması sırasında kaybolduğu düşünülmektedir.
Türkiye’de bu
biçimde, bu tasarım formunda üretilmiş
kiremitlerin genel adı da Marsilya Kiremiti olarak yıllarca yapı
sektöründe kullanılmıştır.
Bu konuya ek
olarak, 19 asır sonlarında ve 20 asır başında kullanılan bir döşeme biçimi olan
“Prusya veya Volta döşeme” yapımında kullanılan çelik putrellerde aynı
yollardan Almanya ve Fransa’dan ithal edilmiştir. Antalya Yat limanında Halen
bunun örnekleri şimdi Otel olan Osmanlı Bankası Deposu yanındaki ve karşısındaki yapılarda
görülebilir.
Eski Antalya
limanı, iskelesi; MÖ II. YY dan beri Pamfilya bölgesinin denize açılan tek
ticari ve deniz ulaşım noktası olduğundan, karakteristik bir yapıdadır.
Güneyden ve Batıdan gelen dalgalara kaşı mendireklerle korunmuş yaklaşık 35 ha alanda 15m ye kadar
tekne çekek yeri, 15m ye kadar tekne yapım yerleri ve emtia depoları ile Deniz
ticareti yapan tüccarların yazıhanelerini bulunduğu bir yer olup deniz yoluyla
gelen çağdaş yapı malzemelerini ilk tanıdığımız yerdi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder